tebesirtozu 40 Takipçi | 13 Takip

GELİŞİM PSİKOLOJİSİ-2

2011-10-07 14:44:00

GELİŞİM PSİKOLOJİSİ-2

Mehmet TUNÇER

SOSYOLOG-MEB DENETÇİSİ

 

konunun başlangıç bölümüne ulaşmak için TIKLAYINIZ.

 

L. S. VYGOTSKY’NİN BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMI :

Vygotsky’nin kuramının gelişim psikolojisine en önemli katkısı, “öğrenmenin sosyo-kültürel yanı”nı vurgulamasıdır.

Vygotsky’e göre çocuğun bilişsel gelişimi onun içinde yaşadığı sosyal ve kültürel ortamdan etkilenir.

Akranlar ve yetişkinlerin yaptıkları veya çocuğa öğrettikleri çocuğun zihin gelişimini etkiler.

Çocuk problem çözerken, kendi bilgilerini kullanabileceği gibi, akranlarının veya yetişkinlerin yardımından da yararlanabilir.

Vygotsky’nin kuramında vurguladığı kavramlardan biriDestekleyici Yapılandırmadır.

Destekleyici Yapılandırma;çocuğun öğrenmesine yardım etmedir. Çocuk bir gelişim görevini öğrenmenin henüz başındadır ve eğer çocuk desteklenirse (yardım edilirse) bu gelişim görevini öğrenebilecektir. Yetişkin başlangıçta çocuğa tam bir destek verir. Daha sonra giderek bu desteği azaltır.

Vytgotsky’nin kuramında çocuğun zihin gelişimi dış etkilere daha açıktır. Bu nedenle çocukların öğrenme deneyimlerinde tamamen serbest bırakılmamaları gerekir.

 

Dil Gelişimini Açıklayan Kuramlar:

Dil insanları diğer canlılardan ayıran simgesel bir iletişim sistemidir. Dil toplumsallaşmanın bir sembolüdür. Çünkü İnsanlar diğer insanlarla dili kullanarak iletişim kurarlar. İnsanları diğer canlılardan ayıran düşünebilme yetisi, dil ile sembolleştirilerek ifade edildiği için dil kazanımı düşünebilme yetisi ile de ilgilidir.

  1. Davranışçı Kurama göre dil gelişimi (Skinner, Thorndike, Watson, Pawlow): Davranışçılığın öncülerinden Skinner, konuşmanın tıpkı diğer davranışlarda olduğu gibi, işlevsel şartlanma yoluyla kazanıldığı görüşünü ortaya atmıştır.
  2. Bebek bir takım sesler çıkarırken ebeveynler bu seslerden en çok sözcüğe benzeyenlerini, gülümseyerek, kucaklayarak ve konuşarak pekiştirirler.
  3. Örneğin; bebek “ba ba” gibi aslında amaçlı olmayan bir ses çıkarmıştır. Daha sonra bu sesi duyan babası çocuğun “baba” dediğini varsayarak sevinir, onu kucaklar ve kendisi de “baba” diye tekrar eder. Bu yolla çocuk bu kelimenin bir anlamı olduğunu öğrenir ve söylemeye başlar. Bu söz söylendikçe de çevredekiler tarafından pekiştirilir.
  4. Psiko-linguistik Kurama göre dil gelişimi(McNeil, Chomsky, Lenneberg): Dilin kökeni ile ilgili olarak Noam Chomsky’nin kuramı özellikle önemlidir.
  5. İnsan beyninde cümle üretme ve anlam çıkarma gibi işlemler için özel bir merkez, hazır bir şablon olduğunu savunan psiko-linguistik kuramın en önemli temsilcisi Noam Chomsky’dir.
  6. Chomsky, “dönüşümsel-üretimsel gramer” düşüncesini ortaya atmıştır.
  7. Dil öğrenimi doğuştan insanda var olan bir yetenek sayesinde gerçekleşmektedir.
  8. Chomsky, insan zihninin dil gelişimine uygun bir yapıda olduğunu ve insanların doğuştan genetik olarak dil öğrenmeye programlanmış olduklarını düşünür. Daha sonra çevrenin etkisiyle bireylerin hangi dili öğreneceği belirlenir.
  9. İnsanlar dil öğrenme donanımıyla dünyaya geldikleri için çok kısa bir sürede ve kolayca anadillerini öğrenebilmektedirler.
  10. Sosyal Öğrenme Kuramına göre dil gelişimi (Bandura): Dil gelişimi, sosyal gelişim süreci içinde gözlemve taklit yoluyla gerçekleştirilir. Bebek için anne babanın örnek olması, çocuğun onları taklit etmesi, anne babanın pekiştirmesi ve düzeltici bilgiler vermesiyle dil öğrenilir.
  11. Çocuk sosyalleşme sürecinde modelleri gözler ve taklit eder. Kısaca dil kazanımının temeli model almadır.
  12. Bilişsel kuram (Piaget): Piaget çocukların önce bilişsel bir şema oluşturduklarını, sonra da bu şemayı dilsel olarak etiketlediklerini söylemektedir.
  13. Ona göre çocuklar dili, duyusal-motor dönemin sonuna doğru ve işlem öncesi dönemin başlarında, nesnelerin yerine geçen semboller kullanarak öğrenmeye başlamaktadırlar.
  14. Dil gelişiminde en önemli faktör düşüncenin gelişimidir. Birey anlamları geliştirdikçe sembolleri daha kolay öğrenmekte ve onları daha uzun süre hatırlayabilmektedir.

Dil Gelişimi Düzeyleri:

Pek çok bebek yürümeden önce konuşmaya başlar. Dil, belirli sayıdaki sinyaller (sesler ya da harfler) ile hatta el işaretleri ile alışılmış ve belirli kuralları olan bir iletişim sistemidir. Bir çocuk zamanla dilin beş ayrı yapısında ustalaşır. Bunlar;

Ses – Fonem (phonome):Fonem ses birimidir. Bir dildeki en küçük birimdir. Fonem harfle karıştırılır, oysa bir dilin alfabesindeki harf sayısı ile o dildeki fonem sayısı aynı olmayabilir. Türkçede her bir harfe karşılık bir adet fonem vardır. Bu yüzden Türkçe okunduğu gibi yazılır ve yazıldığı gibi okunur. İngilizcede 26 harf ve 44 fonem vardır.

Morfem (morpheme):Fonemlerin (seslerin) bir araya getirilerek oluşturulan en küçük anlamlı birime morfem denir. Morfem dilbiliminde kök-yapı anlamına gelir.

Söz dizimi (syntax):Özne, yüklem, tümleç gibi cümlenin ögeleri her dilde, o dile-dil ailesine has bir diziliş sırasına sahiptir. Sıralamada yapılacak bir değişiklik bazen anlamı veya vurguyu değiştirir bazen de anlamı bozar. Sintaks kelimelerden cümlelerin oluşumunu sağlayan kuralları içerir. Örneğin; Samet elmayı ısırdı- Elmayı Samet ısırdı- Isırdı Samet elmayı,  ifadelerinin her biri ayrı vurgular yapmaktadır.

Anlam-Semantiks (semantics):Dilin “anlamlar”la ilgilenen yapısıdır. Kelimeler, nesnelere (şeylere) karşılık gelmektedir. Çocuk bu nesneler ile kelimeler arasındaki ilişkiyi eşleştirebilmelidir.

     Semantiks bilgisi, tüm bir cümle, paragraf ya da konuşmayı yorumlamayı gerektirir. Semantiks bilgisini kavramak açıkça dünyayı anlamlandırmayla ve böylece de bilişsel gelişimle çok yakından ilişkilidir.

Kullanım bilgisi- Pragmatiks (pragmatics):Pragmatik işaretlerin kullanımı ve işaretler ile işaretlerin kullanıcıları arasındaki ilişkiyi inceler. Dilin sosyal durumlarda kullanıldığı yönü gösterir. İnsanlar konuştukları konuları, kiminle konuştuklarını, neden konuştuklarını ve diğer faktörleri göz önünde bulundururlar.

Piaget’nin Dil Gelişim Süreçleri:Yaşamın ilk 10–13 aylık sürecinde bebek henüz anlamlı kelimler kullanabilecek yetiye sahip değildir fakat bu süreç içinde bunu başarabilmek için bir alt yapı oluşturmaya da başlamıştır.

1.Agulama Evresi (doğum-12. ay):Bu dönem doğumdan itibaren 12 ay süresince bebeğin sesleri çıkarma sürecini kapsar. Kendi içinde 3 aşama geçirir:

  • Ağlama Evresi (0-2 ay):Bebekler ağlarken, ileride konuşmada kullanılacak seslere temel teşkil edecek olan sesleri bilinçsizce çıkarırlar. Örneğin, çocukların sıkıntıları, ihtiyaçlarını belli etmek amacıyla ağlarken, esnerken ya da çığlık atarken “o-u” gibi ünlü ve “ng-m” gibi ünsüz sesleri çıkardıkları saptanmıştır.
  • Babıldama Evresi (2-5 ay ):Bebekler bu evrede, ünlü ve ünsüzleri birlikte çıkarmaya başlarlar; ba-da-ma gibi. Bu sesler ilk kelimelerin oluşmasından sonra da devam eder. Bu dönemde çıkarılan seslerin ve hecelerin evrensel olduğu anadiline özgü olmadığı anlaşılmıştır.
  • Çağıldama Evresi ( 6-12 ay):Kullanılmayan sesler giderek yok olur ve ailenin kullandığı sesler 2 yıl içinde ilk sözcükleri oluştururlar. Bu süreç sırasında anne ve baba bebeğe gülümseyerek, onu ödüllendirerek daha fazla ses çıkarmasını sağlayabilirler. Ancak bu bebeklerin daha çabuk konuşmasını sağlamayabilir.

Bu dönemde bebekte konuşma organları olgunlaşır ve bebek ilk heceleri çıkarmaya başlar. 1 yaşına doğru, ilk kelimelerini söylerler.

2.Tek sözcük evresi (12.-18.aylar):Bebeğin ilk anlamlı kelimeleri kullanması 1 yaş civarında gerçekleşir. Bu dönemde kullanılan tek bir kelime birkaç anlama birden gelebilir. Örneğin; 17 aylık bir bebeğin “su” demesi beş dakikalık bir süreç içinde 3 ayrı anlama gelebilir. Birinde “ O su mu? Demek isterken diğerinde “ Orada su var” bir diğerinde de “O suyu bana ver” demek isteyebilir. Genelde bu anlam farklılıklarını bebeğe çok yakın olan (anne gibi) kişi ya da kişiler fark edebilir. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu yaşlardaki bir bebek dilin temel kullanımını -çağırmak, istemek, sormak, yanıtlamak gibi- yerine getirebilecek becerileri kazanmıştır. Bu yaşlardaki bebek genelde ona çok yakın olan nesnelerle veya bu nesnelerle ilgili aktivitelerle ilgili kelimeleri kullanır. (bebekler üzerinde yapılan bir araştırmada, öğrenilen ilk 50 kelime, bebeklerin 2/3’ünde bebeğe yakın olan insanların (anne, baba) ve objelerin (oyuncak, şişe, top, bardak vb…) isimlerinden oluşmaktadır.

3. Telegrafik konuşma (18.-24. aylar): Bu dönemde çocuk artık sözcükler arasındaki ilişkiyi algılamaya başlayarak bir kaç sözcüğü bir araya getirerek farklı anlamlar oluşturmayı başarabilirler. Ancak bu ifadelerin oluşturulmasında sözcüklere gelecek gerekli eklerin kullanımı henüz gerçekleştirilemez. Bu nedenle kurulan bu sözcük dizimleri telgraf ifadelerine benzediğinden telegrafik konuşma adını almıştır.

4. İlk Gramer Evresi (24- 60 ay):Bu evrede kelimeler ve dilin gramer yapısı hızla gelişir. Kelime sayısında büyük bir artış gözlenir. Bu evrede artık sözcükler anlamlı ve kurallı yapılar oluşturacak şekilde bir araya getirilebilir. Çocuk anlatmak istediği her düşüncesini başarıyla ve kolaylıkla ifade edebilir hale gelir. Bu dönem sonrasında da bu dönemdeki kadar hızlı olmasa da çevrenin büyük etkisiyle dil gelişimi sürdürülecektir.

 

AHLÂK (Törel) GELİŞİMİ:

Ahlâk mutlak olarak iyi olduğu düşünülen ya da belli bir yaşam anlayışından kaynaklanan davranış kuralları topluluğudur. Ahlâkı bir kimsenin iyi niteliklerini ya da kişiliğini belirten tutum ve davranışlar bütünü olarak da tanımlayabiliriz.

Daha geniş bir çerçevede ise; insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, diğer insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçüt ve ilkeler bütünüdür denilebilir.

Ahlâk gelişimi kişilik gelişimi ile yakından ilgili ise de, aynı zamanda zihinsel gelişim düzeyi ile de bağlantılıdır.

Çocukların ahlâk gelişimlerini anlamada kuralları nasıl yorumladıkları önemlidir. Ahlâk gelişimi konusunda Piaget ve Kohlberg’in kuramlarını kısaca inceleyelim;

Piaget'nin Ahlâk Gelişim Kuramı:

Piaget ahlâk gelişiminin bilişsel gelişimle paralel seyrettiğini belirtmiştir.  Ahlâk gelişimi ile ilgili olarak çocukların oyunlarını gözlemlemiş ve ahlâk gelişimini temel olarak iki dönemde açıklamıştır. Bunlar;

1. Dışsal Kurallara Bağlılık Dönemi-Ahlaki Gerçekçilik ya da Töresel Gerçekçilik (6-10 Yaş):Ahlâk gelişiminde 10 yaşına kadar olan dönem olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde çocuklar ahlâki yargıları açısından başkalarına bağımlıdırlar. Yetişkinler tarafından konulan kuralları sorgulamadan kabul ederler. Dönemin sonuna kadar çocuklar için, işlenen bir suçun büyüklüğü, suça bağlı olarak ortaya çıkan fiziksel sonuçla belirlenir.

     Piaget’e göre, çocuklar somut işlemler dönemine kadar ahlâki gerçekçidirler. Yani, olay ve durumları somut sonuçlarına göre değerlendirirler.

        Niyeti ne olursa olsun, büyük leke yapan çocuk, küçük leke yapana göre daha suçludur. Çocuklar zihinsel gelişimin bir sonucu olarak, hem niyeti, hem sonucu birlikte değerlendiremez.

        İlkokul döneminden itibaren yargılarında niyeti de değerlendirebilir hale gelirler. Dolayısıyla, büyük leke de yapsa, niyeti iyi olan çocuğun daha az suçlu olduğunu düşünmeye başlarlar. Buna ahlaki görelilikdenir.

2. Özerklik Dönemi-Karşılıklılık Dönemi ya da Töresel Görecelik(10 yaş ve üstü):11 yaş ve üstüne çıkıldıkça çocukların yaptıkları değerlendirmeler “görelilik” kazamaya başlamaktadır. İçinde bulunulan koşulları dikkate alarak değerlendirmeler yapan çocukların, ahlâki yargıları ve kuralları uygulayışları esneklik göstermektedir.

        Çocuğun diğer çocuklarla giderek artan ilişkileri ve kuralların değişebilirliği düşüncesi gelişir. Kurallar insanlar tarafından oluşturulur. Gerektiğinde değişebilir. Davranışın iyi ya da kötü olması, altında yatan nedene bağlıdır.

Kohlberg’in Ahlâk Gelişimi Kuramı:

Kohlberg’in ahlâk gelişimi kuramı, Piaget’nin kuramının yeniden incelenmesi ve anlamlandırılmasıdır. Kohlberg de Piaget gibi çocuk ve yetişkinlerin, belirli durumlarda davranışlarını yöneten kuralları nasıl yorumladıklarını incelemiştir. Ancak Kolberg, araştırmasını, çocukları oyunda gözleyerek değil, çocuklara ahlâki ikilemleri kapsayan belirli durumlar vererek onlara bu durumlarda nasıl tepkide bulunacaklarını sorarak yürütmüştür.

Aşağıda Kohlberg’in kullandığı problem durumlarından iki örnek verilmiştir:

Örnek Durum 1:Joe’nun babası, 50 dolar kazandığı takdirde onu kampa götüreceğine söz vermiştir. Ancak daha sonra fikrini değiştirmiş, Joe’dan kazandığı parayı kendisine vermesini istemiştir. Joe da yalan söyleyerek 10 dolar kazandığını söylemiş; 40 doları kampta kullanmak üzere kendisine ayırmıştır. Joe kampa gitmeden önce, küçük kardeşi Alex’e babasına yalan söylediğini ve kazandığı para miktarını söylemiştir. Alex bu durumu babasına söylemeli midir?

Örnek Durum II:Avrupa’da bir kadın, hasta ve ölmek üzeredir. Hayatını kurtarabilecek bir ilaç, aynı kasabada oturan bir eczacı tarafından bulunmuştur. Eczacı, ilaç için 2000 dolar istemektedir. Bu fiyat, ilacın maliyetinin 10 katıdır. Hasta kadının kocası Hans borç para alabileceği her yere gider. Fakat topladığı paralar, ilaç fiyatının yarısı kadardır. Hans, eczacıya karısının ölmek üzere olduğunu söyleyerek ya ilacı biraz ucuza satmasını ya da daha sonra ödemesine izin vermesini ister. Ancak eczacı bunu kabul etmez. Hans çaresiz bir durumdadır. Eczanenin camını kırarak karısı için ilacı çalar. Bu durumda hasta kadının kocası ne yapmalıydı? Niçin?

Kohlberg, yukarıdaki durumlar ve benzerleri için aldığı cevapları sınıflayarak, insanların altı yargı aşaması geçirdiklerini belirtmektedir. Bu altı aşama ise, üç düzey içinde yer almaktadır. Bu düzeyler:

  1. Düzey: Gelenek öncesi düzey
  2. Düzey: Geleneksel düzey
  3. Düzey: Gelenek sonrası düzey

Bu üç düzey, çocuk ya da yetişkinin “doğru” ya da “ahlaki davranış” olarak neyi algıladığına ve bunu nasıl belirlediğine göre sıralanmıştır. Diğer dönem kuramlarında olduğu gibi, her bir düzey kendinden öncekine dayanmakta, kendinden sonraki döneme temel oluşturmaktadır. Ancak aynı kişi, bazı zaman ve durumlarda bir aşamada davranış gösterirken, bir başka zaman ve durumda da başka bir aşamada davranış gösterebilmektedir. Bu düzeyler ve düzeylerin içinde yer alan aşamalar aşağıda kısaca açıklanmıştır.

1. DÜZEY: Gelenek Öncesi Düzey

1.Aşama:Ceza – İtaat eğilimi:  (Hans suçludur. Polisler onu yakalar ve cezalandırır.)

2. Aşama:Çıkara Dayalı Alış Veriş- Araçsal ilişkiler:(Hans suçsuzdur. Karısı için böyle yapmıştır. İnsan karısı (kocası) için böyle davranmalıdır. Karısı da Hans için böyle yapardı.)

Bu düzey Piaget’nin dışsal kurallara bağlılık döneminin özelliklerini kapsar. 10. yaşa kadar olan dönemdir. Kurallar başkaları tarafından konur. Bu düzeydeki ahlâki davranışlar kazanç- haz sonuçlarıyla değerlendirilirler. Yani davranışın sonunda ceza veya ödül o davranış için ölçüt olur. Çocuk, kültür içinde kabul edilen iyi ve kötü ölçütlere göre davranır. Yapılan eylemin kişinin kendi içerisinde bir değer ölçüsü yoktur. Ahlâk gelişiminde yer alan 6 aşamadan ilk ikisi bu düzey içinde yer alır.

  • 1.Aşama- Ceza ve itaat eğilimi:Bu düzeydeki çocuklar sadece otoriteye uyar ve cezalandırılmaktan kaçınırlar. Çocuk için doğru ya da yanlıştan daha önemli olan şey davranışlarının sonucudur. Genel olarak olayların dış görünüşüne ve meydana gelen zararın büyüklüğüne göre karar verir. Etkinliğin fiziksel sonucu, etkinliğin iyi ya da kötü olduğunu belirler. Bu dönemde itaat ve ceza eğilimi ağır basar. Çocuk davranışı sonucu cezalandırılmışsa o davranış yanlış, cezalandırılmamışsa o davranış doğrudur. Otoriteye uyma temel güdüdür. Bu nedenle bu evreye ceza-boyun eğme evresi de denebilir.
  • 2. Aşama- Çıkara Dayalı Alış Veriş (Araçsal ilişkiler eğilimi):Bu evreye bireysellik ya da çıkarcılık evresi de denebilir. Çocukların kendi ihtiyaç ve isteklerinin karşılanması daha önemlidir. Diğer insanların da farkına varırlar ama ahlaki yargıda bulunacakları zaman hala birinci planda kendileri vardır. Çocuğun ihtiyacını karşılayan veya ona ödül getiren eylemler çocuğun doğrularını oluşturur. Ne kadar alırlarsa o kadar verirler. Çocuk davranışı kendi açısından yararlı buluyorsa davranış doğrudur.

2. DÜZEY: Geleneksel Düzey

3. Aşama:Kişiler Arası Uyum: (Hans suçludur. Toplumdaki insanlar onu ayıplarlar.)

4. Aşama:Kanun ve Düzen: (Hans suçludur. Kanunlara aykırı davranmıştır. Kanunlar toplumsal düzeni sağlamaya yarar. Hans toplumsal düzeni bozmuştur.)

Bu düzey ahlak gelişiminde 3. ve 4. evreyi kapsar. Birey aile, grup ve ulusun beklentilerine önem verir. Başkalarının onayını ve beğenisini kazanmak çok önemlidir. Bu evrede sosyal baskı yoğun olarak hissedilir. Kişinin kendi ihtiyaçları bazen ikinci planda kalır.

  • 3. Aşama- Kişiler arası Uyum Eğilimi (İyi Çocuk Eğilimi):Üçüncü aşamada akran gruplarıyla işbirliği gözlenir. İyi davranış, başkalarına yardım etme onları mutlu eder. Beklenen davranışı göstererek sevgi ve takdir kazanıp kabul görüş düşünür. Onay görmek çocuk için çok önemlidir. Ben merkezlilik azalır. Çocuk somut işlem dönemine girmiştir, olaylara başkaları açısından bakma özelliği kazanır. Ahlaki yargılarda başkalarının hissettiklerini de dikkate alır. Artık yaptıklarını sadece ceza almamak (1.Aşama) ya da kendisi için (2.Aşama) değil aynı zamanda başkalarını mutlu etmek için yapmaya çalışır.
  • 4. Aşama- Kanun ve Düzen Eğilimi:Çocuk kendine düşeni yapmayı öğrenir. Doğru davranış, otoriteye ve sosyal düzene uygun olarak kişinin görevini yerine getirmesidir. Artık akran gruplarının kurallarının yerini toplumun kuralları ve kanunları almıştır. “Kurallar uyulması için vardır” fikri hâkimdir. Kanunlar soru sormaksızın izlenir. Bu dönemde gençlerin en büyük mücadelesi saygınlık kazanmaktır. Temel güdü toplumsal düzeni korumaktır. Kanunlara uymayanlar asla onaylanmaz. Birçok yetişkin bu dönemde kalır.

3. DÜZEY: Gelenek Ötesi-Sonrası İlkelere Dayalı Düzey

5. Aşama:Sosyal Anlaşma:(Hans suçludur. İnsanlar toplum içinde birbirlerinin özel eşyalarına saygı göstermek zorundadır.)

6. Aşama:Evrensel Ahlâki İlkeler: (Hans suçsuzdur. İnsan hayatı her şeyden önemlidir. Bir insanın hayatı söz konusu ise hırsızlık “caizdir”)

Kişinin otoriteden bağımsız olarak evrensel değerler doğrultusunda kendi ilkelerini oluşturmaya, kendi doğru ve yanlışlarını belirlemeye başladığı evredir.

  • 5. Aşama- Sosyal Sözleşme Eğilimi: Kanunların kullanımı ve bireysel haklar eleştirici bir şekilde incelenir. Toplumun kanunları ve değerlerinin göreli ve topluma özgü olduğu kabul edilir. Yeni değer ve uzlaşmalar sonucu kuralların değişebileceğinin farkına varılır. Doğru, genel doğrular, standartlara uyan ve üzerinde uzlaşılandır. Doğru ve yanlışlar kişisel değer ve fikirlere göre değişebilir. Kanunlar sosyal düzeni korumak, temel yaşama ve özgürlük haklarını güvence altına almak için gerekli görülmektedir. Birey toplum yararına olan kuralların çoğunluk tarafından korunmasının gerekliliğine inanır. Bu düzeye yetişkinlerin ancak %25’i gelebilmektedir.
  • 6. Aşama- Evrensel Ahlak İlkeleri Eğilimi:Kişi, ahlâk ilkelerini kendisi seçip oluşturur. Bu ilkeler, adalet, eşitlik, insan hakları gibi bazı soyut kavramlara dayalıdır. Bu ilkeleri ihlal eden kanunlara uyulmamalıdır. Çünkü adalet yasanın üstündedir. Başkaların haklarına saygılı olmak esastır. İnsana insan olduğu için değer verme bu dönemde kazanılan bir özelliktir.

Kişilik Gelişim Kuramları:

  • Kişilik:Bireyi başkalarından ayıran doğuştan getirdiği veya sonradan kazanılan özellikler bütünüdür. Duygularımız, yeteneklerimiz, güdülerimiz, huyumuz, değerlerimiz, inançlarımız, tutumlarımız, görüşlerimiz gibi bütün özelliklerimiz kişiliğimizi oluşturur. Kişilik, gelişimi de diğer gelişim alanları gibi bireysel bir hızla ilerler. Kişilik gelişimi gelişimin, tüm yönleriyle etkileşim içindedir.
  • Benlik:Bireyin gelişimsel özellikleriyle kendini algılaması ve değerlendirmesidir. Bireyin kendi kimliğinin farkında olmasıdır.
  • Özgüven:Bireyin kendine yönelik olumlu yargılarının örüntüsüdür. Güven, sevgi ve olumlu yargılarla ilgilidir.
  • Özsaygı (Benlik saygısı):Bireyin kendi fiziksel ve zihinsel özelliklerine yönelik değer atfetmesidir.
  • Huy (Mizaç):Kişiliğin doğuştan getirilen organik, fizyolojik yanıdır. İç salgı bezlerinin ve sinir sisteminin faaliyetleri ile belirlenir. Kişiliğin duygusal yaratılış özelliği olduğu için kolay kolay değişmez. (Neşeli, asık suratlı olma vb.)
  • Karakter:Kişiliğin toplumsal yapı içinde gelişen, eğitim ve kültürün etkisiyle meydana gelen, değer yargılarıyla biçimlenen yanıdır. (Dürüstlük, dalkavukluk, kalleşlik vb.)

KİŞİLİK KURAMLARI:

Psiko-Analitik Kuram: Freud tarafından geliştirilmiştir. Topografik, Yapısal ve Psiko-Seksüelkuramları vardır.

Topografik Kişilik Kuramı (Bilinç sınıflaması):

Bilinç:Farkında olunan algı, düşünce, duygu ve davranışların bulunduğu alandır.

Bilinç öncesi:Kısmen farkında olunan algı, düşünce, duygu ve davranışların bulunduğu bilinç alanıdır.

Bilinç dışı:Bilincin dışında olan ve özel tekniklerle bilince çıkartılan yerdir. Freud'a göre burada kişiliğin büyük bir kısmı bulunur. Arzu, dürtü, yasaklanmış istek, duygu, düşünceler burada barınır.

Yapısal Kişilik Kuramı (Kişilik yapısı):

  • İd:İlkelbenlik olarak bilinir. Kişiliğin en ilkel boyutudur. Temel biyolojik dürtü/itkilerden oluştuğu için kişiliğin en erken gelişen bölümüdür. Dolayısıyla id kişiliğin temel sistemidir. “Haz ilkesine göre çalışır” ve biyolojik gereksinimlerin derhal giderilmesini gerektirir. Doyuma hemen ulaşma isteği taşır.
  • Ego:İd den sonra gelişen ve “gerçeklik ilkesine göre çalışan” kişilik boyutudur. İD den kaynaklanan ve hemen doyuma ulaşmayı itkileri toplumsal değerlere uyumlu hale getirmek egonun görevidir. Kişinin sosyal boyutunu oluşturur.
  • Süper Ego:Toplum tarafından hoş karşılanmayan ve Ego tarafından engellenemeyen İd dürtülerini/itkilerini saygın toplumsal amaçlara yönelterek, doyuma ulaşmasını sağlar. Süper egonun görevleri: İd’in kabul edilemeyecek isteklerini bastırmak, Ego’yu törel amaçlara yönlendirmek, kusursuz olmaya çalışmak.

Psikoseksüel Kişilik Kuramı: Freud, kişiliği gelişim açısından inceleyen ve kişiliğin temel karakter yapısında bebeklik ve çocukluk yıllarının önemini belirten ilk kuramcıdır. Freud, beş yaşın sonlarında kişiliğin oldukça biçimlendiği ve bu yaştan sonraki gelişimin, temel yapının işlenmesiyle sınırlandığına inanmaktadır.  Bu kuramda insanın gelişimini beş dönemde incelemiştir.

  • OralDönem (0-1 yaş): Bu dönem id'in egemenliği altındadır. Doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin hemen giderilmesi çocuğun en başta beklentisidir. Çocuk dışarıdan verilecek bakıma tümden bağımlı ve çaresizdir. Çocuk ancak kendine verebilecek bir annenin varlığıyla yaşamını sürdürebilir. Sürekli bakım veren kişinin (anne ya da sürekli bir bakıcı) bebekliğin ilk aylarındaki eksikliği, çocuğun motor, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişiminde önemli aksamaya ve yetmezliğe, hatta geriliğe yol açabilir. Oral dönemde çevresel koşullara ve biyolojik yapıya bağlı olarak, aşırı doyurulma ya da aşırı doyumsuzluk içinde kalma yüzünden çocuk sonraki dönemlerine ilerleyemeyebilir. Bu nedenle yetişkinlik yaşamında da oral dönem özelliklerine fazlaca tutunabilir. Aşırı ağızcılık (oburluk), aşırı bağımlılık, alıcılık, edilgenlik baskın olursa bu davranış özellikleri oralsaplanma belirtileri olarak yorumlanabilir. Böyle bir kişi başkalarından almaya alışmış, aşırı isteyici ve bağımlıdır. Oral dönemde çocuğun kazanması beklenen duygu özgüven duygusudur. Bu da ancak annenin (ya da çocuğa bakım veren kişinin) düzenli ve tutarlı bir şekilde çocuğun ihtiyaçlarını karşılamasıyla mümkündür. Oral dönemde idin haz ilkesiişlemektedir.
  • Anal Dönem (1-3 yaş): Çocuğun yürümeye, konuşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı algılamaya başladığı; yavaş yavaş bağımsızca düşünme ve davranma gibi yetilerin yapıtaşlarının geliştiği bir devirdir. Anal dönemde bazı aile tutumları çocukta anal saplanmaya ve anal kişilik özelliklerinin gelişmesine yol açabilir. Bu tutumlar arasında; çocuğa katı cezalandırıcı tuvalet eğitimi; özerklik tanımayan, bağımlı, bebek kalmayı destekleyen, aşırı koruyucu ve denetleyici tutumlar, aşırı düzenlilik ve titizlik, ayıp ve günah kavramlarının fazla aşılanması sayılabilir.  Anal kişilik özellikleri gösteren yetişkin bireylerde, aşırı titizlik, tuvalet işlemleri ile aşırı uğraşma, cimrilik, inatçılık, aşırı düzenlilik, kararsızlık gibi özellikler görülür.
  • FallikDönem (3-6 yaş): Çocuklar bu dönemde genital organlarından zevk aldıklarını fark ederler. Karşı cins ebeveyne açık olarak daha fazla sevgi gösterisinde bulunurlar. Çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu kavramış olan çocuk, artık "nasıl bir kişi" olacağını araştırmaktadır. Bu nedenle kendi bedenine, cinsel ayrılıklarına ve genellikle çevrede olagelen her şeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma, merak ve öğrenme eğilimi gösterir. Cinsel ayrılıkların öğrenilmesi, cinsel benlik duygusunun başlaması ve cinsiyete uygun rollerin belirlenmesi de bu yaşlarda iyice kesinleşmiştir. Çocuk cinsel yasakları ve değerleri hızla öğrenir. Bu çağda aşırı korkutmalar, suçlandırma ve cezalar, atılganlığın kısıtlanması, çocukta girişim kısırlığı ve aşırı çekingenliğe neden olabilir.
  • Gizil Dönem (6-12 yaş): Latent(gizil) dönem 6 ve 12 yaş arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuğun cinsel dürtüsü gizlidir. Çocuk cinsiyetle ilgili konulardan hoşlanmaz ve kendini daha çok oyuna verir. Kendi cinsi ile arkadaşlık yapan çocuk karşıt cins ile ilgilenmez, hatta onlara düşmanca davranır. Bu dönemde bilişsel becerileri ve kültürel değerleri edinmeye başlayan çocuk sosyal ortamlara girmeye başlar.
  • GenitalDönem (12-18 yaş): Ergenlikle beraber genital aşama kendini göstermeye başlar. Kişi cinsel organları ve duyguları arasında bir bağ olduğunu fark etmeye başlamıştır. Karşıt cinse karşı ilgi bu dönemde görülmeye başlar. Bu dönemin sonunda kişi yetişkin dünyasına girebilecek düzeye gelmiştir.

Bağlanma Kuramı (John Bowlby ve Ainsvorth):Bağlanma, psikolojide bireyin başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir. Bağlanma, genelde çocuk ile yetişkin bir birey -çoğu zaman anne- arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bebeğin, ana-babasıyla iletişiminde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

A.Bağlanma davranışları

  • Emme: Çocuklar yalnızca süt emmek için annelerini emmezler, aç olmadıklarında da stresten uzaklaşmak için sürekli annelerini emmek isterler. Modern toplumlarda bu isteği yerine getirmek mümkün olmadığından bebekler parmaklarını ya da emziklerini, emilebilecek her türlü nesneyi emmeye alışırlar.
  • Sokulma/uzanma:Bütün memeli türlerinde yavruların anneyle yüz yüze gelmeye ve ona dokunmaya yönelik refleksleri vardır. Örneğin maymunlar, doğar doğmaz annelerinin üzerine tırmanırlar. İnsan yavruları doğduklarında kendi kendilerine ayakta duramaz ve yetişkinlerin ellerinde taşınmak zorundadırlar. Ancak onlar da kaskatı durmak yerine vücutlarını kendilerini taşımakta olan yetişkine kolaylık sağlayacak bir biçimde gevşek ve şekillendirebilir bir biçimde tutarlar. Bazı kalıtımsal beyin hasarları nedeniyle bu özelliği gösteremeyen bebekler, kendilerini ellerinde tutan yetişkinler tarafından pek sevecen olmayan bebekler olarak tanımlanmışlardır.
  • Bakış: Çok küçük bebekler bile anne ile göz kontağı ararlar ve bu arayışa anneden bir karşılık gelmezse ağlayıp huysuzlanarak tepki gösterirler.
  • Gülümseme: Doğumlarından itibaren ilk 1 ay içinde bebekler yüksek seslere gülümseyerek karşılı verirler. Bebekler yüzlere, özellikle de hareket halindeki yüzlere gülümserler. Hareket eden bir maske bile bebekte gülümseme davranışını doğurur. 3 aylıktan itibaren bebekler aralarında özel bir bağ kurdukları anne, baba gibi kişiler kendilerine yaklaşırken gülümsemeye başlarlar ve bunun bağlanma açısından önemi çok büyüktür.
  • Ağlama: Çocuklar acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında ağlarlar ve bu ağlama sesi yetişkinleri çok rahatsız eder. Ağlama, bebeklerin yetişkin ilgisine ve yardımına ihtiyaç duyduklarında kullandıkları bir sinyaldir.

B. Yetişkinlerde bağlanma: Dört farklı yetişkin bağlanma modeli vardır:

  • Güvenli bağlanma: Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.
  • Kayıtsız bağlanma: Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.
  • Saplantılı bağlanma: Çocukluktaki ikircikli bağlanmaya karşılık gelir. Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.
  • Korkulu/kaygılı bağlanma:Bu bağlanma tarzına sahip olanlar, hem benlik hem de başkaları modeli olumsuz olan bireylerdir. Kendilerine de başkalarına da güvenmezler.

Erik Erikson’un Psiko-Sosyal Gelişim Kuramı:

Erikson kişilik gelişiminin biyolojik temellerini “Epigenetik” ilke ile açıklamaya çalışmıştır. Epigenetik ilke; gelişmekte olan herhangi bir şeyin bir planı olduğunu vurgular. Buna göre gelişim, yaşamın belli dönemlerinde, belli kişilik özelliklerinin ardışık bir biçimde ortaya çıkabilmesini olanaklı kılarak ve önceden belirlenmiş biyolojik temellere bağlı olarak gerçekleşir. Bu tıpkı doğum öncesi dönemde, bebeğin farklı organlarının farklı zamanlarda belli bir sıra dâhilinde oluşup şekillenmesine benzetilebilir.

İnsanın Sekiz Evresi: Erikson’a göre, insan yaşamı boyunca sekiz gelişim döneminden geçmektedir. Her bir gelişim döneminin kendine özgü farklı gelişimsel hedefleri vardır. Birey her gelişim döneminde farklı bir çatışma ve ya karmaşa ile karşılaşır. Bireyin herhangi bir gelişim dönemindeki hedeflerini gerçekleştirebilmesi için, o dönemde karşılaşmış olduğu çatışmaların ya da karmaşaların üstesinden gelmesi gerekir.

Doğumdan Ergenliğe Kadar Yaşanan Karmaşa Ve Çatışmalar:

Temel Güvene Karşı Güvensizlik Duygusu: Bebeklerin güven veya güvensizlik duyguları geliştirmelerinde; beslenme, ilgi, sevgi, şefkat gibi temel ihtiyaçlarının yeterince ve zamanında karşılanıp karşılanmadığı önemlidir. Yaşamın ilk yılında hayatta kalabilmek için bağımlı olduğu ana-babasının ya da onların yerine geçen kişilerin bebeğin temel gereksinimlerini düzenli bir biçimde karşılayıp karşılayamamaları, bebekte insanların güvenilir ya da güvenilmez oldukları biçiminde bir duygunun yerleşmesine yol açmaktadır. Eğer bebeğin ana- babası ya da onların yerine bakımını üstlenen kişiler, bebeğin beslenmesi, sevilmesi, rahatı ve güvenliğinin sağlanmasında tutarlı bir biçimde gereken titizliği gösterirlerse, bebek de diğer insanların ve kendi dışındaki dünyanın güvenilir olduğunu özümseyecektir. Aksi halde bebek, daha yaşamın ilk yılı içinde çevresindeki insanlara güvenmemeyi öğrenecek, muhtemelen bu dönemde öğrenmiş olduğu güvensizlik duygularını giderek tüm insanlara genelleyecektir. Ben verilmeye değer, güvenilir bir varlığım Çevremdekiler bana bakıyor (ilgileniyor), veriyor, varlığımı tanıyor. Onların sürekli, tutarlı ve aynı kişiler oluşu güvenilir kesinliktedir. Bu dönemde çocukta “Ben bana ne verilmişse oyum”  düşüncesi oluşur.

Özerkliğe Karşı – Kuşku ve Utanç Duygusu: Çocukların özerklik veya kuşku ve utanç duyguları geliştirmelerinde yaptıkları eylemler karşısında aşırı ölçüde kısıtlama ve aşırı ceza görüp görmedikleri önemlidir. Birinci yaş ile üçüncü yaşlar arasını kapsayan bu dönemde, uygun bir bakım ile temel güven duygusunu edinmiş olan bebek, artık kendi davranışlarının kendine ait olduğunun farkına varmaya başlar. Yürümeyi ve koşmayı öğrenmiş olması artık annesinden bağımsız hareket etmeye başlamasına olanak vermekte ve böylece bebek bağımsızlık duygusu içinde kendi irade ve isteğiyle girişimlerde bulunabilmektedir. Eğer ana-babalar bebeğin böylesi girişimlerinde aşırı ölçüde kısıtlayıcı davranırlarsa ve çocuğu çeşitli eylemlerinden dolayı şiddetli bir biçimde cezalandırırlarsa, çocuk tasarladıklarının ana-babası tarafından beğenilmeyeceğinden kuşku duymaya başlar. Yaptığı her eylem ve başlattığı her girişimde anne-baba müdahalesi ile karşılaşan bir çocuğun kendi yeteneği hakkında kuşkuya kapılması ve davranışların çevresindeki yetişkinlerce yanlış olarak değerlendirilebileceği endişesi içinde utanç duyguları geliştirmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu dönemde çocukta “Ben ne olacaksam oyum”düşüncesi oluşur.

Girişimciliğe Karşı Suçluluk Duygusu: Bu dönemde çocuk artık büyüklerin arasındadır ve bahçe, sokak, anaokulu gibi yeni yaşam alanlarına açılmıştır. Kendi başına öğrenmeye başlar; bir şeylerin ardından gider ve merakla inceler. Girişimlerde bulunur. Çocuğun bu konuda gelişebilmesi; girişimlerinin ne denli desteklendiğine ve merakının giderilmesinde ona ne oranda yardımcı olunabildiğine bağlıdır. Eğer davranışlarından ve ilgilendiği konulardan ötürü eleştirilirse, bulunduğu girişimlerden ötürü suçlanma eğilimi gösteren bir kişilik özelliği geliştirir. Girişimciliği engellenmiş, suçluluk duyguları gelişmiş olan bu dönem çocukları daha ürkek, pasif, bağımlı olabilmekte ve yoğun yetersizlik duyguları gösterebilmektedir. Bu dönemde “ Hayal ettiğim şeyi olacak kişiyim”inancına sahiptir.

Başarılı (çalışkan) Olmaya Karşı Aşağılık (yetersizlik) Duygusu: Bu dönemde çocuk, yaşantılarından bazı sonuçlar çıkarabilecek biçimde düşünmeye başlar, yetişkinlerin kullandığı alet, araç vb. şeyleri kullanma denemelerine girişir. Sürekli etkinlik durumundadır; bir şeyler yapar oluşturur ve ortaya çıkarır. Bunları kusursuz bir biçimde gerçekleştirebilmek için ciddi çabalar harcar. Eğer bu çabalarına karşı çıkılırsa, yaptıklarının değersizliğine inanır ve aşağılık duygularına kapılır. Çocuğun başarılı olma isteğinin karşılanmasında, onların yapamayacakları becerilerden ziyade yapabilecekleri beceriler üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Çocuktan yeteneğinin üzerinde bir başarı göstermesini bekleyerek sonuçta başarısız olarak değerlendirmek yerine, kendi gücüne uygun düşen sorumluluklar yükleyerek başarılı kılmak en doğru davranış olacaktır. Bu dönemde çocuğu evde kardeşleriyle ya da komşu, eş-dost çocuklarıyla; okulda da diğer arkadaşlarıyla kıyaslamak onda olumsuz benlik gelişimine neden olur. Çocukta yetersizlik ve aşağılık duygularının oluşmasının yanı sıra kıyaslandığı kişilere karşı düşmanlık ve kıskançlık hislerinin gelişmesine de kaynaklık edebilir. Bu dönemde “Bana öğretilenler neyse oyum”düşüncesini geliştirir.

Kimlik Kazanmaya Karşılık Kimlik Bocalaması: Ergenlik döneminden kimliğini kazanarak çıkmış olan birey; kim olduğuna, nerede ve nereye gitmekte olduğuna ilişkin gerçekçi görüşler geliştirmiştir ve geleceğe doğru planladığı gibi emin adımlarla ilerlemektedir. Yaşamın bu döneminde ergen, kişiliği için bir kimlik geliştirmeye çalışır. Bu dönemde dış görünüm önem kazanır. Görünümüne gösterdiği ilgi benliğin oluşmasına yardımcı olur. ana-babalar ve öğretmenler ve gencin çevresindeki diğer önemli gördüğü bireyler, ergenlerin yeni yeni rolleri araştırmalarına izin vermeli, bu tür yeni rollerin sağlıklı bir biçimde araştırılması ile yaşamlarında daha olumlu yönelimlerle daha olumlu bir kimliğin başarılabileceğini unutmamalılar. Ergenlik döneminde benmerkezci düşünce yeniden başlar “Ergen Egosantrizmi”. Kendi düşünce ve inançlarının en doğru ve en orijinal olduğunu sanır. Ergen herkesin kendisini izlediğini ve kontrol etmek çabasında olduklarını sanır. Herkes benimle uğraşıyor diye düşünür.

Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık: Yaklaşık olarak 18-26 yaşlarını kapsar. Ergenlik döneminde kimliğini bulan kişi bu dönemde artık başkalarıyla yakınlıklar, dostluklar kurabilir. Karşı cinsle arkadaşlıkta, sevgi ağırlık taşır. Gencin yaşamında evlilik ve iş kariyeri önemli hale gelir. Bu dönemdeki krizi sağlıklı olarak atlatan kişi güvenli bir şekilde sevgiyi verme ve alma gücüne sahip olur. Aksi durumda, başkalarıyla dostluk ilişkisi kurmada güçlük çeken genç, birey için istenmeyen ve sağlıksız olan psikolojik bir yalnızlığa itilebilir. Genç yetişkinin bu dönemdeki krizinde, öğretmenlerine ve çevresindeki tüm kişilere karşılıklı sorumluluklar düşmektedir.

Üreticiliğe (Üretkenliğe) Karşı Durgunluk: Bu dönem orta yetişkinlik yıllarını kapsar. Üretkenlik, sadece çocuk yapma ve büyütme anlamını içermemektedir. Birey için çocukları yoluyla neslini devam ettirmek önemli olduğu gibi evi dışında da gelecek nesillerin yetişmesine rehberlik ederek üretken olabilir. Üretken olmadığında da bir işe yaramama duygusuna kapılıp durgunluk içine girebilir. Bu dönemdeki krizi, bireyin olumlu bir şekilde atlatmasında; evini, işini paylaştığı kişilere yani çevresinde yoğun etkileşimde bulunduğu kişilere önemli görevler düşmektedir.

Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk: Bu dönemde birey ya önceki yedi dönemin olumlu birikimi sonucu benliğini tam olarak bulmuş, mutlu, güvenli, sevilen, aranan bir kişi ya da önceki dönemlerde yaşadığı çatışmaları sağlıklı olarak geçirememe sonucu umutsuzluklar içinde hırçın, aksi bir insan görünümündedir. Sonuç olarak, insanın kişiliğinin şekillenmesinde ve gelişiminde başlangıçta anne ya da onun yerine geçen yetişkinden başlayarak daha sonra aile, okul, şehir ve dünyadaki diğer insanlar önemli rol oynamaktadır. O halde mutlu insanlardan oluşan mutlu bir toplum meydana getirmek istiyorsak, bireyin her dönemdeki temel ihtiyaçlarını en iyi şekilde doyurmasını sağlamak çatışmalarını çözümlemesine yardım etmek üzere çaba harcamamız gerekmektedir.

 

6045
0
0
Yorum Yaz