31 10 2010

EĞİTİM SOSYOLOJİSİ-1

 EĞİTİM SOSYOLOJİSİ Mehmet TUNÇER 

sosyolog -meb müfettişi

                                                                        metu72@gmail.com

        Sosyoloji: En genel anlamda sosyoloji toplum içinde yer alan sosyal grupları, sosyal sınıfları; ekonomik, politik, sosyal, dinsel ve hukuksal kurumları; nüfusu, örf, adet, değer, norm ve inançları, tüm bu unsurlardaki değişmeleri inceler ve açıklamalarda bulunur. (Kızılçelik, Erjem; 1992)

Eğitim: Felsefenin eğitime yaklaşımıyla sosyolojinin eğitime yaklaşımı birbirinden farklıdır. Ama bu farklılıklara rağmen bütün disiplinlerin eğitim kavramının içeriğine ilişkin olarak birleştikleri temel noktalar vardır. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir;

Eğitim, geniş anlamda kişinin, toplum değerlerine ve yaşama biçimlerine sağlıkla uyumuna yardım eden bir süreç olarak görülebilir. (Varış, 1994).

Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir (Ertürk, 1984).

Eğitim, bilginin, hünerlerin ve değerlerin bir kişiden ya da gruptan bir başka kişi veya gruba bilinçli olarak aktarılmasıdır.

Bilginin formel ya da informel yöntemlerle aktarılmasıdır.

Toplumun genç üyelerinin var olan kültüre yetişkin üyelerce bilinçli, amaçlı ve düzenli bir biçimde hazırlanması sürecidir (Ozankaya, 1984).

Sosyolojik anlamda eğitim, evrensel sosyal süreçler vasıtasıyla kültürel mirasın bir kuşaktan diğer kuşağa aktarılmasını sağlayan bir sosyalizasyon kurumudur. Sosyalizasyon bireyin doğumuyla başlayıp ölümüne kadar devam eden bir süreç olduğundan eğitimi belirli dönemlerle sınırlamak mümkün değildir. Eğitim yaşam boyu devam eder. Okulla, aileyle sınırlı değildir. Bunların dışında fabrikalar, hastaneler, iş grupları, oyun gruplar, mahalle, köy, komşuluk grupları gibi sosyal gruplarda devam eder.

Eğitim sosyolojisi: Eğitim sosyolojisi, sosyal bir olgu olan eğitimi, sosyolojinin yöntemlerinden ve teorik yaklaşımlarından hareketle incelemeye çalışır. Amacı, eğitimin toplumsal çevreyle, toplumsal çevrenin eğitimle bağlantısını ortaya koymaktır. Buradaki toplumsal çevre bir toplumun sahip olduğu sosyo- kültürel koşullar anlamındadır. Yapılan araştırmalar ekonomik, teknik, siyasal, kültürel, din gibi sosyo-kültürel koşulların eğitime yansıdığını otaya koymuştur/koymaktadır. Bu sebeple eğitimi sosyo-kültürel koşullardan bağımsız olarak ele almak mümkün olmamaktadır. Bir diğer önemli gerçek eğitimin diğer toplumsal kurumları etkileme ve onları değiştirebilme gücüne sahip olduğunun anlaşılmasıdır. Bunun en çarpıcı örneği kalkınmanın gerçekte bir eğitim işi olduğunun tüm toplumlarca kabul edilmesidir. Bu çerçevede eğitim sosyolojisinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Sosyolojik perspektiften yoksun bir eğitim anlayışı her zaman eksik kalacaktır.

Eğitim sosyolojisinin araştırma alanını oluşturan belli başlı konular şunlardır:

1.    Her çeşit grup yaşamı üzerindeki eğitsel etkinliklerin ve toplumsal kurumların birey üzerindeki etkilerinin incelenmesi.

2.    Okulun, bir bireyin kişiliği ve davranışı üzerindeki etkilerinin incelenmesi.

3.    Aile, din, etnik gruplar, toplumsal sınıflar, iletişim ve haber araçları gibi etmenlerin eğitsel işlevinin incelenmesi.

4.    Okul düzeyinde insan ilişkileri sisteminin incelenmesi.

5.    Okula bağlı kültür ve etkinlik kolları gibi öğelerin her cins sosyal sınıfların ve ayrıca öğretmen- öğrenci, öğretmen-öğretmen ilişkilerinin birer etkileyici faktör olarak incelenmesi.

6.    Eğitim Kurumu ile toplumun başka kurum ve öğelerinin işlevleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi.

7.    Sınav sistemlerinin incelenmesi (Kızılçelik, Erjem, 1992).

Eğitim sosyolojisi iki bölümden oluşur:

 

Mikro Eğitim Sosyolojisi: Okulu bir sosyal sistem olarak ele alır. Okul içindeki insan ilişkilerini inceler. Öğretmenler, okul yöneticileri ve öğrenciler arasındaki ilişkiler üzerinde durur.

Makro Eğitim Sosyolojisi: Eğitim ile toplumun diğer kurumları arasındaki fonksiyonel ilişkileri ele alır. Diğer kurumlar, örneğin ekonomi, din, boş zamanlar, aile, siyaset.

Emile Durkheim ve Eğitim Sosyolojisi:

Eğitim Sosyolojisinin kurucu Fransız sosyolog Emile Durkheim'dır. Durkheim eğitime sosyal bir olay olarak bakmıştır. Eğitimde toplumun göz önünde bulundurulmasına ağırlık vermiştir. Eğitim toplumda uyumu ve birliği geliştirir ve korur.

Sosyal kurumları, "sosyal kolektif duyguların kristalize olmuş bir şekli" olarak niteleyen Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur. Çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim, yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi; çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye çıkarmaktır.

Durkheim'ın görüşlerine genel olarak bakıldığında, onun eğitimi çocukları ve gençleri sosyalleştirme olarak aldığı görülmektedir. O halde eğitim, toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Böyle olunca da, her toplumun kendi devamlılığını sürdürmek için ortaya koyduğu ahlâk, değerler ve diğer sosyal normlar, eğitimin genç kuşaklara benimseteceği ilk unsurlar olacaktır.

Max Weber ve Eğitim Sosyolojisi:

Weber’e göre sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik hayatı şekillendirmektedir. (Bknz: Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu)

Eğitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı (bürokrasi ve sosyal tabakalaşma) içinde alacakları statüyü belirleme açısından çok önemlidir. Weber'in tipoloji yaklaşımı, Eğitim Sosyolojisi araştırmalarında çok etkili olmuştur.

İnsana Sosyolojik Yaklaşım:

İnsan bilincinin bireysel yanına psikologların önem vermesine karşın, toplumsal yanına sosyologlar önem verir. Onlara göre insanın psikolojik hayatı bile toplumsal temel üzerinde anlam kazanır. Bireyler ve bireylerin benliği toplumların ürünüdür. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkiler ortadan kaldırıldığında psikolojik olayların, güdü ve tepkilerin hiç bir anlamı kalmaz. Aristoteles insanı diğer hayvanlardan "toplumsal olması" ile ayırmaktadır.

E.De Roberty, psikolojik olayların, toplumsal ilişkilerin nedeni değil sonucu olduğunu belirtiyor; İnsan hareketlerinin ya tümüyle biyolojik ya da toplumsal olduğunu ve toplumsal olmanın da insanlara diğer canlılar arasında büyük bir üstünlük sağladığını belirtiyor. Düşünce, toplumsal ilişkiler sonucu meydana gelmektedir.

İnsanın hem sosyal hem de ferdî bir yanı vardır; toplum fertlerden meydana gelir ve fertler de toplumun birer parçasıdır. Bunlar hem birbirlerinden etkilenirler, hem birbirlerini etkiler ve değiştirir hem de birbirlerini korurlar. Toplum olmadan bir ferdiyet ve fertler olmadan da bir toplumun varlığı düşünülemez. Ama bunlara rağmen toplum ile fert arasındaki karşılıklı iletişim ve etkileşimler sürekli tartışma konusu olmaktadır. Bazı sosyologlar, meselâ Dahrendorf, ferdin üstünlüğünü kabul etmekte ve toplumu, ferdin hürriyetini ve kendiliğinden tehdit eden bir faktör olarak değerlendirmektedir. Parsons gibi bazı başka sosyologlar da toplumu bir bütün olarak kabul etmekte, onun düzen ve sürekliliğini esas almakta, tek tek fertlerin şahsî özelliklerini hiç hesaba katmamaktadır (Ergün,1986). 

Sosyal - Kültürel Şahsiyet Kavramı:

Bugün sosyologların insan anlayışını en iyi ifade eden kavram, sosyal - kültürel şahsiyet kavramıdır. Bu, bireylerin toplum içindeki sosyal hareketlere aktif bir üye olarak katılmalarını sağlayabilmek için yapacağı davranışları öğrenmesi demektir. Buna göre insan, "insan" olarak doğmaz ("man ist not born human"), ancak daha sonra "insan yapılır". Gerçi insan olmak, doğuştan bir yatkınlık olarak insan yavrularının hepsinde vardır; ama sosyal bir çevre olmadan, öyle bir çevre içinde yaşamadan insan olmak mümkün değildir. Her insan kendi hayat biçimini bir toplum ve kültür içinde bulunmak ve aktif olarak yaşamakla öğrenir. Böyle olunca da insanların davranış ve hareket biçimleri toplumdan topluma değişmektedir; çünkü içinde yetiştikleri âdetler, gelenekler, ahlâk anlayışları, sosyal-kültürel şahsiyetin farklı tiplerini ortaya çıkarmaktadır. Bireyler sosyalleşme oluşumu içinde sosyal ve kültürel bir kişilik kazanarak grup ve kurumlarla kaynaşırlar. Bu kaynaşmanın ölçüsü de kişiden kişiye göre değişmektedir. (Ergün,1986).

Sosyalleşme (Sosyalizasyon):

Sosyalleşme kavramını ilk kullanan E.Durkheim'dır. (Ergün,1986). Topluma hazırlanma ve katılma süreci, bireyin içinde yaşadığı toplumun kültürünü ve toplumdaki rolünü öğrenerek toplumla bütünleşmesi anlamına gelen temel sosyal süreçtir. Sosyalleşme bireyin dünyaya gelmesiyle başlar. Dünyaya yeni gelen bebek hayvani gereksinimleri ve dürtüleriyle biyolojik bir organizmadır. Bununla birlikte o, başlangıçtan itibaren sosyal olarak belirlenmiş durumlara tepki göstermek yönünde koşullandırılmaya başlanır. Büyüdükçe içinde yaşadığı grup tarafından tanımlanmış davranış biçimlerini ve grubun değerlerini öğrenmeye başlar. Giderek grubun değerlerini kendi bireysel yapısı içerisinde içselleştirir ve böylece bir kişilik kazanarak toplumun bir üyesi haline gelir.

Sosyalleşme toplumsal ve bireysel yaklaşımlara bağlı olarak iki şekilde ele alınır.

1-      Nesnel bakımdan (toplumsal açıdan sosyalleşme): Bireyin kültürünü öğrenerek içinde yaşadığı organize yaşam biçimiyle uyuşmasıdır.

2-      Öznel bakımdan (bireysel yaklaşıma göre sosyalleşme): Kişinin doğuştan getirdiği potansiyel birikimi toplum içerisinde artırması ve geliştirmesi sürecidir (Kızılçelik, Erjem, 1992).

Sosyalleşme ve Eğitim:

Sosyoloji açısından bakıldığında eğitim, sosyalleşmenin özel bir görünümü, özel bir şekli olarak anlaşılıyor. Çünkü eğitim, belli amaçlar doğrultusunda kişide belirli davranış yatkınlıklarını geliştirmek veya istenmeyen bazı davranış ve alışkanlıkları değiştirmek "davranış modifikasyonu" olarak görülmektedir.

Eğitim amacıyla görevli ve yetkili makam, kurum ve kişiler, çocukları ve gençleri yönlendirme işini yapmaktadırlar. Ama bir yandan örgün eğitim sürerken öte yandan arkadaş grupları, kitle iletişim araçları, çıkar birlikleri, politik kuruluşlar ve kamuoyu tarafından yapılan etkilemeler de sürmektedir.

Okul, öğrencilere sadece eğitim programındaki bilgileri aktarmak, oradaki amaçlar doğrultusunda bazı beceri, alışkanlık ve davranış kalıpları kazandırmakla sosyalleştirme görevini yapamaz. Elbette çocuklar farklı bilim alanlarındaki bazı pratik ve teorik bilgileri öğrenmek, becerileri kazanmak için okula gelirler. Ama bu bilgi ve becerileri öğrenirken, aileden ve diğer sosyal kurumlardan çok farklı bir yapıya sahip olan “okul toplumu” içinde yaşamayı da öğrenirler.

Okullar, âdeta aile ortamı ile büyük sosyal kurumlar arasında bir geçiş toplumudur; belki aile kadar sıcak ve hoşgörülü değildir; ama içinde yaşadığımız toplumun diğer bazı kurum ve gruplarındaki kadar acımasız da değildir. Çocuklar, okulda kazandıkları birçok bilgi ve becerilerin yanı sıra aile fertlerinden başka yabancı çocukları, büyükleri ve yöneticileri de tanırlar. Farklı davranış şekilleri, farklı alışkanlıklar, gelenekler, değerlendirme teknikleri ile karşılaşırlar. Öğrenciler arkadaşlarından, öğretmenlerinden, okul yöneticilerinden, memur ve hizmetlilerinden gelen bu tipik davranışlara yavaş yavaş alışırlar; okuldaki sosyal ilişkiler ağını, sosyal örgüyü öğrenirler. Bu, onların daha sonra katılacakları yetişkinler toplumundaki örgüyü tanıma ve öğrenme şansları demek olur.

Sosyalleşme, çeşitli sosyal çevre etkileri ile kişinin bazı tutum ve davranışları öğrenmesi, benimsemesi, çevresine uyum sağlamasıdır. Her canlı varlık gibi, insan da -yaşayabilmek için- çevresindeki fizikî ve sosyal çevreye uyum yapmak zorundadır. Bu genel uyum eğitiminde sosyal çevresi de insana yardım eder. Hattâ bu yardımdan daha öte, amaçlı ve planlı bir takım etkileme ve yönlendirmelerle çocuklar ve gençler istenilen şekilde yetiştirilmek, kalıplandırılmak istenir ki, bunun adı sosyalleştirme veya eğitimdir (Ergün,1986).

TÜRKİYE’DE  EĞİTİME SOSYOLOJİK BAKIŞ

Emrullah Efendi: Emrullah Efendi'ye göre eğitimin amacı bir fertteki bedenî ve nefsanî güçleri olgunluk derecesine çıkartmaktır. Eğitim, fıtrat ve hürriyet üzerine kurulmalı; kişinin tabiî hürriyetini sağlamalıdır. Eğitim, kişileri din hükümlerine ve vatan çıkarlarına uygun bir faziletle ve uygulamalı bilgilerle donatmak demektir.

Emrullah Efendi bir politikacı olduğu için, ortaya koydukları da genellikle eğitim politikasının amaçları olmuştur. Ona göre eğitimin gelişmesi öğretmenden öğrenciye, üniversiteden liseye, yukarıdan aşağıya doğrudur. O şöyle demektedir;

 

“Eğitim kademeleri arasında yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya kuvvetli bağlar vardır ama, ilim yukarıdan başlar. Fakat ben bu nazariyeyi söylediğim vakit mekâtib-i ibtidaiyeye ehemmiyet vermeyeceğim demedim. En ziyade oraya ehemmiyet vereceğim. Mekâtib-i ibtidaiye içindir ki ben yukarıdan başlıyorum. Evet, şecere-i marifet şecere-i Tûba gibidir, onun kökü yukarıdadır. Bugün tarih tetkik olunsun, bütün fünûn meydana konsun; acaba ilm-i beşer nasıl terakki etmiştir?" (Akt: Ergün,1986).

Emrullah Efendi, genellikle "Tûba Ağacı Nazariyesi" denilen bu görüşü ile tanınmıştır. O, bu konuda Sâtı Bey ve Ethem Nejat ile seviyeli bir tartışmaya girmişken Feridun Vecdi ve Ziya Gökalp de bu tartışmada kendisini desteklemişlerdir.

Emrullah Efendi, Bakanlığı sırasında İstanbul Dârülfünununu mükemmelleştirmeye çalışmış; bunun yanı sıra "yüksek öğretimin yatılı olamayacağı, yatılılık yerine öğrenci yurtlarının (dârü't-tüllab) yaptırılması gerektiği", "yükseköğretimin özel olamayacağı", üniversitedeki anarşik olaylara normal polisin değil de üniversite polisinin" müdahale etmesi gibi esaslı prensipler koymuştur.

Ona göre eğitimin temeli öğretmendir; bir ülkedeki eğitimin amacı öğretmen yetiştirmede kendisini gösterir. Bu nedenle, yüksek öğretimde yatılılık politikasına karşı çıkan Emrullah Efendi, öğretmen yetiştirmede yatılılığı savunmuştur. Öğretmenlik bir meslektir, bir sınıftır. Bu sınıf özel bir şekilde yetiştirilerek toplumun ve bilhassa köylülerin aydınlatılması sağlanmalıdır. Öğretmen yetiştirmedeki bu ilkeler, Türk öğretmen yetiştirme politikasının daha sonra izlediği ana düsturlardan birisi olmuştur.

Emrullah Efendi, İlköğretimde parasız mecburî öğretim sistemini getiren bir düşünürümüzdür. Ona göre ilköğretimin temeli parasız-mecburi öğretimdir. Devlet, suç işleyen çocuğu nasıl zorla hapishaneye götürüyorsa, onları zorla okula da götürmelidir. İlkokullarda eğitimin amacı dinî, ahlakî ve askerî bir Osmanlı eğitimidir. Bu arada zihnin ihtiyaçlarına göre faydalı bilgiler de verilmelidir.

Tûba Ağacı Nazariyesine rağmen Emrullah Efendi, "maarifin temeli maarif-i ibtidaiyedir", yüzyılımız "tedrisat-ı ibtidaiye asrı"dır, demektedir.

Emrullah Efendi, Osmanlı hükûmetinin Maarif Nâzırı olduğu için Osmanlı birliğini sağlamayı amaçlıyordu. Onun yaptığı pek çok reformların esas amacı, bütün Osmanlı vatandaşlarını Osmanlı okullarına çekebilmekti. İdadilerin "mekteb-i sultani"ye çevrilmesinde, azınlık okullarını sıkı bir denetimle devlet okullarına yaklaştırma çabasında hep bu ideal yatmaktadır. O, bazı eğitim kurumlarının, ülkenin genel çıkarları aleyhinde çalışmasını kabullenemiyordu (Ergün,1986).

Ethem Nejat: Bilgi yerine milli duygulara dayanan; canlı, güçlü, becerikli gençler yetiştirmeye yönelik eğitimi savunmuştur. Beden eğitimi, müzik, el işleri ve özellikle tarım derslerinin önemle ele alınmasını istemiştir. Tarıma dayanan ve köylerin kalkınmasına katkıda bulunacak eğitimi ilk savunan odur. Çevrenin korunması konusundada fikir üretmiştir. Eğitimde uygulamaya önem vermiş, öğretmen okulu öğrencilerini köylere götürerek köylülerle iletişim kurdurmuş, onlara toplumsal çevrelerini tanımayı öğretmiştir. Geziler düzenleyerek öğrencilerin çevrelerini ve yurdunu tanımalarını sağlamıştır.

Sâtı Bey: Sâtı Bey, psikolojik ve sosyal hayatın gereklerine göre, psikoloji ve sosyoloji ilimlerine  dayanarak eğitim yapılmalıdır diyordu. One göre duygu ile aklı, disiplin ile hareketi, samimiyet ile girişkenliği, ülkücülük ile iktisatperverliği aşırı yönlerine kaçmadan ferdin ruhunda birleştirmelidir.

Denge ve birleştirme, eğitimin her alanında söz konusudur. Millî eğitimde de geleneklere bağlılık ile yenilikleri izleme, vatan ile millet, millet ile insanlık sevgileri telif edilmelidir. Siyasî, millî, dinî, medenî, ailevi, şahsî ve meslekî idealler arasında rasyonel bir düzenleme ve denge kurulmalıdır.

Eğitici, hastaya ilaç veren doktor gibidir; hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalıdır. Eğitim, sadece ahlâk ve duygu eğitimi alanında millî olabilir ki, bu da eğitimin bir kısmıdır.  Sâtı Bey'e göre eğitim mutlak surette millî değildir; eğitimin millî bir bölümü vardır ama lâmillî bölümleri de vardır.

Ona göre millî eğitimden önce milletin özellikleri incelenerek ortaya konmalıdır; o millet için gerekli ve mümkün olan bir ideal, bir gaye belirlemelidir ve sonra milleti bu gayeye ulaştırmak için izlenecek yol ve vasıtalar araştırılmalıdır. Millî eğitim esir bir milletle başka, egemen bir milletle başka, dağılmış ve toplu milletlerde başka; yani milletin hayatının çeşitli devrelerinde başka başka özellikler alır. Millî eğitim, gelişmeye engel bir muhafazakârlık şeklini almamalıdır. Çağdaş gelişmenin gereklerine karşı çıkan bir millî eğitim zararlı olur. Bize gereken millî eğitim, başka milletlerden nefret eden değil, kendi milletini sevme esası üzerine kurulmuş, gelişmeye açık bir millî eğitimdir.

Sâtı Bey, İsmayıl Hakkı Bey'in önerdiği, "eğitimin amacı üretici çocuklar yetiştirmek olmalıdır" ilkesine de karşı çıkmakta; üretim ve ekonominin eğitimde amaç ve ölçü olarak alınmaması gerektiği kanaatini belirtmektedir. Eğitimde ekonomiye en çok önem veren ülkelerde bile ekonominin bir amaç değil bir araç olduğuna işaret etmektedir.

Sâtı Bey, ilkokullarda öğretim, liselerde eğitim verilmesi önerisine de karşıdır. Ona göre çocukluk çağı doğrudan doğruya terbiyenin zamanıdır; duygular ve alışkanlıklar burada verilir. Ancak gençlere ise fikirler verilmeli, kanaatler doğurtulmalıdır. Gençlik, "talim vasıtasıyla terbiye"nin zamanıdır. (Akt: Ergün ).

Sâtı Bey, eğitim alanında Avrupa'nın aynen taklit edilmesini sakıncalı buluyor; eğitimin toplumla çok sıkı bağlarına işaret ederek kendi toplumsal bünyemize uygun Avrupaî unsurları almamız gerektiğini söylüyordu.

Sâtı Bey, eğitim tarihimizde Emrullah Efendi'nin "Tûba Ağacı Nazariyesi"ne ve Ziya Gökalp'in eğitim ve toplum anlayışına karşı çıkmaları ile tanınmıştır. Ona göre: "Çürük bir tahsil-i ibtidaiye istinad edecek bir tahsil hiç bir zaman âlileşemez; hakikî bir zümre-i münevvere Tûba Ağacı gibi değil tabiî ağaçlar gibi yetişir."

Bizim ülkemize eğitim Tûba Ağacı gibi getirilmek istendi; "kökleri tutturulmadan dalları etrafa yayılan bir ağaç" halinde kurulmaya başladı. Ama yüksekten başlamanın ne kadar mahzurlu olduğunu, kendi eğitim tarihimiz gösterdi.

Sâtı Bey'in eleştirdiği, Meşrutiyet eğitimcilerinin bütün eğitime ortaöğretim noktasından bakması idi. Alttaki öğretim dereceleri sağlam olmadan üsttekileri sağlamlaştırma imkânı yoktu. Bu nedenle eğitim ıslahatlarına ilköğretimden başlamak gerekiyordu.

Sâtı Bey'e göre ilköğretimin birinci amacı eğitim (terbiye)dir. Orada çocuklara ahlâkî, fikrî ve vatanî bir eğitim verilmelidir. Diğer öğretim kademelerinde fen öğretimine büyük bir önem vermeliyiz; çünkü bu olmadıktan sonra siyasî, sosyal ve fikrî eğitimimizi de yapamayız.

Geleceğimiz, eğitimimiz ve okullarımızın alacağı şekle ve duruma bağlıdır. Gerçek inkılâp ve sosyal değişiklikler ancak okullarda, eğitim ve öğretim aracılığıyla olacaktır.

Ziya Gökalp: Ziya Gökalp, eğitimin amaçları konusunda büyük oranda E. Durkheim'ın görüşlerini Türkçeleştirerek işe başlamıştır. Ona göre; "Terbiye, bir cemiyette yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeye başlayan nesle fikirlerini ve hislerini vermesi demektir." Bu şekildeki bir eğitim, yaygın eğitim ve organize eğitim şekillerinde halk arasında ve okullarda olmaktadır.

Eğitimi, "ferdin içtimaileştirilmesi" olarak alan Ziya Gökalp'a göre, toplumların gelişmesi sonucu ortaya çıkan işbölümü ("taksim-i âmâl"), fertlerin muhtariyetini doğurmuştur. Çağımızın insanlarında ferdî şahsiyet esastır. Hakikî ferdiyetler ancak millî fertlerdir, diğerleri dejeneredir. O halde “... terbiyenin gayesi millî fertler yetiştirmektir. Millî fertler yetiştirmek ise, doğrudan doğruya `millet yapmak' demektir."

Eğitim, millî kültüre göre yetişmiş, onu temsil eden şahsiyet sahibi gençler yetiştirmelidir.

Ziya Gökalp, Fransız örneğinin Tazimat’tan beri bizim eğitimimizi yanlış yola sürüklediği kanısındadır. Çünkü o, eğitimi "fertlerin millî kültüre intibakı" şeklinde tarif etmekte ve "medeniyetçi" Fransız eğitimine karşı kültürcü ve yüksek şahsiyet yetiştiren Anglosakson ve Alman eğitim sistemlerini beğenmektedir.

Ziya Gökalp, eğitim bakımından milletlerin üç safhadan geçtiğini söylüyor: 1) Eğitimin kısmî ve millî olduğu ilkel toplumlar 2) Eğitimin millî değil milletler arası olduğu dinî toplumlar 3) Eğitimin millî kültüre dayandığı modern milletler

Türk milleti, modern milletler seviyesine çıkartılmalıdır. Önce okullarda çocuklara ve gençlere verilecek millî kültür kurulmalıdır. Bunu yapacak olan üniversite millî kültürü kurup geliştirdikten sonra liselere yayılmalıdır.

Kültür millîdir; kültürün, çocukların ruhlarına aşılanmasından ibaret olan eğitimin de millî olması gerekir. Teknoloji ise lâmillîdir; o halde fen ve tekniğe ait bilgilerin öğretilmesi demek olan öğretim (talim) de lâmillî olmalıdır.

Bu bakımdan Ziya Gökalp, modern eğitimin millî kültüre dayanması gerektiğini, millî kültürün de milletin hayatından belirdiğini, Avrupa'dan kültür ve eğitim alamayacağımızı ileri sürmektedir. Ancak, fertlerin teknolojiye intibakı olan öğretim lâmillidir ve bunu Avrupa'dan aynen almalıyız. Bu çerçevede öğretmen (muallim) fennin temsilcisidir, eğitici (mürebbi) millî kültürün temsilcisidir; profesör her ikisinin birden temsilcisi olmalıdır. Kısaca, Gökalp'a göre maarifin iki amacı vardır: Eğitim konusunda kendi kültürümüzü modernleştirmek ve kültürel Türkçülük olarak bütün halka yaymak; öğretim kısmında Avrupa'daki fen ve teknolojiyi aynen almak (Ergün).

M. Sabahattin Bey (Prens Sabahattin): Sabahattin Bey'in esas gayesi, önceleri Osmanlı toplumunun, daha sonra da Türkiye'nin nasıl kurtarılacağının yolunu bulmaktı. Toplumu kurtarma çabalarında esas rolü oynayanlardan birisi eğitim olacaktı. Ona göre o günkü sefaletimiz, o günkü eğitimin çürüklüğünden geliyordu. Gerçi eğitimin özünü esasen sosyal yapı belirliyordu; ferdiyetçi toplumlarda eğitim etkin, ferdiyetçi olmayan toplumlarda ise etkisiz (pasif) idi. Ama gene de toplumla eğitim arasında sıkı bağlar vardı. Eğitim sosyal değişmenin de önemli araçlarından biri idi.

Sabahattin Bey'e göre eğitim sistemi ve toplum yapısı değiştirilmezse -sivil ve askerî- bütün iyileştirme tasarıları kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Sırf politik tedbirlerle ülke kurtarılamaz; rejimin ismini ve kanunları değiştirmek yetmez. Ülkede bir sosyal değişiklik yapmak, fert fert insanları değiştirmek gerekir.

Eğitimin temel amacı; beden, düşünce ve ahlâk yönünden kişisel yetenekleri artırmaktır. Eğitimin iki asıl uygulayıcısı olan aile ve okul bunu ihmal etmektedir. Aileler çocuklarına girişkenlik öğretecekleri yerde gelenek ve göreneğe bağlılık öğretiyor. Gelecek yerine geçmiş öğretiliyor ve çocukların ruhuna geçmişin dertleri yükleniyor. Halk ve gençler kendilerine güvenemedikleri için başkalarına bağlanıyor, haksızlıklara katlanıyor ve ahlâk düzeni de bozuluyor.

Sabahattin Bey'e göre, eğitimde Anglo-sakson modelini örnek almalıyız. Çünkü bu sistemde gençler, hiç kimsenin yardımı olmadan hayatlarını kazanabilecek bir kişisel girişkenlikle yetiştiriliyorlar. Türkiye'de ise, eskiden beri herkes sırtını devlete dayama eğilimindedir. Yeni okul sisteminin mezunları da hep devlet memuru olmayı amaçlıyorlar. Hükûmetlere muhtaç olmadan tarım, ticaret ve sanayi alanında başarılı olabilecek bireyler yetiştirmeliyiz. Memura dayalı eğitim sistemimizi, kuvvetli şahsiyetler yetiştirecek şekilde değiştirmeliyiz.

Sabahattin Bey, "terbiye-i milliyemizin mihverini görenekten teşebbüse çevrilmeli" diyordu. Toplumu kurtarmak, toplumun sosyal yeteneğidir; bu da ancak "teşebbüs-ü şahsî" ile meydana gelebilir.

Okullarımızın amacı, İngiliz ve Amerikan okullarında olduğu gibi, "hayat mücadelesinde başarılı", her hususta kendine yeterli, bağımsız kişiler yetiştirmek olmalıdır. Toplumumuzun kurtuluşu özel girişkenliğin gelişmesi, özel hayatın düzenlenmesi ve desteklenmesi ile olur; bu da ferdiyetçi eğitimin yetiştirdiği üretici kişilerle sağlanır. Memur aydınların çoğalması Türk toplumunu kurtaramaz. Kültür, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlardaki gelişme de ancak üretici, girişken kişiler yetiştirdikten sonra olacaktır.

 İnsan ömrünün en kuvvetli zamanı okullarda harcanmaktadır; oysa burada kişiliği ezen bir görenek, kışla hayatı ve baskı vardır. Okullarımız, her zillete katlanacak âciz memurlar çıkarmadan başka işe yaramıyor; hâlbuki korkusuz, girişken, geleceğe yönelik insanlar yetiştirmeliyiz.

Eğitim ve öğretim kişiliğin gelişmesini sağlayacak, bunu verimli kılacak bir araç olmalıdır. Okulların kuruluş ve yönetimleri de mahallî hükûmetlere bırakılmalıdır. Devletçi bir eğitim, Sabahattin Bey’in hedeflediği gençleri yetiştiremez.

Sabahattin Bey, her türlü merkeziliğe karşıdır. Ona göre "merkeziyet, istibdadın kalıbıdır". İdare merkezi olduktan sonra, adı ne olursa olsun, sadece "istibdadın kemmiyeti" değişir. Bizdeki idarenin hep merkezî olması halkın geri plana itilmesine neden olmuştur. Osmanlı toplumunun kurtulması için hürriyet ve adalet temeline dayalı, güçlü ve bilimsel bir eğitim, bir "aydınlar zümresi" yetiştirecekti.

Osmanlı yönetim biçimi bütün ülkeyi merkez için çalışır hale koyuyor; oysa merkezdeki yönetim vilâyetleri güçlendirmek için çalışmalıdır. Toplumun kurtuluşu "kuvayı umumiyenin tahakkümüyle değil, teşebbüs-ü şahsinin gelişmesi" sayesinde olacaktır.

Sabahattin Bey, Türk düşünce hayatında ferdiyetçiliğin temsilcisi olmuştur. Ona göre, Batının gerçek üstünlüğünü sağlayan, aslında onun bireyci yapısı idi. Oradaki bütün fikri, siyasî ve ekonomik üstünlüklerin temelinde bu vardı. Bizim de Batılılaşmamız, kendi kendimizi yönetebilmemiz, gerçek hürriyete kavuşmamız için, ferdî girişkenlik ve ferdî haklar temeli üzerine bir toplum yapısı kurmamız gerekiyordu. (Kaynak: 20 Yüzyıl Başlarında Türk Eğitiminin Amaçları Konusundaki Tartışmalara Mukayeseli Bir Bakış, Doç. Dr. Mustafa Ergün, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. 20,1986. 63-67. Bulunduğu yer: http://egitim.aku.edu.tr/ergun9.htm ).

İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu:

Ziya Gökalp’ın öğrencisi olan Baltacıoğlu da eğitim sistemimizi eleştirmiştir. Özellikle eğitim sistemimizin milli olmayışından, biçimsel yenileşme hareketlerinden ve okul programlarındaki batı taklitçiliğinden yakınmıştır. Ayrıca, yaratıcı, “yeni adam” yetiştiren, üretici bir eğitim sisteminden yanadır.

Baltacıoğlu, örgün eğitimde birçok yenilikler uygulamıştır. Örneğin, öğrencilerini çevre inceleme gezilerine çıkarmış, okul tiyatrosu kurmuş ve çocuk oyunları yazmıştır. Açık hava okulu, doğayı tanıtmak ve öğrencileri açık havada tarih, turizm, çevre, demokrasi ve özgür düşünce yönünden geliştirmek, onun uyguladığı yenilikler arasındaydı. Ayrıca, Türkiye’de ilk karma öğretimi başlatmıştır. Yine, sanat ve el işi yoluyla eğitimin sadece ilköğretimde değil, ortaöğretimde de geliştirilmesine çalışmıştır. Böylece öğrencilere, sanat eğitimi vermenin gerekliliğini savunmuştur.

SOSYAL DEĞİŞME VE EĞİTİM

 Sosyal değişme; sosyal yapının ve onu oluşturan sosyal ilişkiler ağının ve bu ilişkileri belirleyen sosyal kurumların değişmesi olarak tanımlanabilir. Max Weber sosyal değişmeyi “kültür alanında meydana gelen inanç ve değer değişmelerinin sosyal alandaki örgütler ve işleyişlere etki ederek sebep oldukları krizler şeklinde açıklar” (Hamedoğlu, Özdil; 2004).

Geleneksel ya da modern olsun bütün toplumlar sosyal değişme süreci içerisindedirler. Değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Sosyal değişmenin birçok nedeni vardır. Bu nedenlerden bazıları şunlardır; icatlar, keşifler, teknoloji, fikirler, inançlar, endüstriyel gelişmeler, nüfus artışı, kültürel etkileşimler, savaşlar, doğal felaketler, tarihi olaylar… (Kızılçelik, Erjem; 1992).

Yetişkin nesillerin sosyal hayata henüz hazır olmayanlara fikirlerini ve hislerini vermesi, toplum mirasının genç kuşaklara aktarılması gibi sosyolojik anlamda tanımlanan eğitim, pedagojik olarak ise, bireyin sosyal yeteneklerinin ve kişisel gelişiminin sağlanması için kontrollü bir çevre içerisinde davranış değiştirme meydana getirme süreci olarak tanımlanabilir.

Bu duruma bağlı olarak eğitimin iki temel işlevinden söz edilebilmektedir. Eğitimin bu iki temel işlevinden biri “tutucu yön” olarak tanımlanan mevcut kültürün norm ve değerlerinin genç kuşaklara aktarılması, toplumun bütünlüğünün ve sürekliliğinin korunması ile mevcut kültürün toplumun yeni yetişen bireylerine aktarılması işlevidir. Bu yönüyle eğitim, kültürü koruma ve düzeni bozucu nitelikte görülen davranışları önlemeye yöneliktir.

Eğitimin bir diğer işlevi ise toplumda yaratıcılığı ve yeniliği teşvik ederek modern bir toplum olma yolunda mevcut değerlerle de çatışabilen yeni değerler kazandırmaya, sosyal hareketliliği hızlandırmaya, toplumun yeni değerler ve görüşler yönünde değişmesine ve gelişmesine yöneliktir. Bu yönleriyle eğitim bir yandan mevcut düzeni korurken diğer yandan da sosyal değişmeyi tetikleyen itici bir güçtür (Eserpek, 1978).

TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE EĞİTİM İLİŞKİSİ

Eğitim toplumsal hareketliliği teşvik eden bir süreçtir. Sanayileşme ve toplumsal gelişme sonucunda ortaya çıkan yeni meslekler ve durumların gerektirdiği bilgi ve beceriler, eğitim yoluyla elde edilir. Eğitim yeni mesleklere bireyleri hazırlamak bakımından önem kazanmaktadır.

DEVAMI İÇİN LİNKİ TIKLAYINIZ---> http://tebesirtozu.blogcu.com/egitim-sosyolojisi-2/9099568

1813
0
0
Yorum Yaz