15 02 2007

EĞİTİM KAVRAMI ÜZERİNE -1...

EĞİTİM:

     

      Literatürde eğitim kavramı hakkında farklı tanımlamalar yapılmıştır.

     Osmanlıca “terbiye” kavramında karşılık bulan eğitim; Batı dillerinde “educare” beslemek, “educario” geliştirici ortam hazırlamak, “educere” ise yükseltmek yukarı kaldırmak anlamına gelmektedir.

     Kişinin zihni,bedeni,duygusal,toplumsal yeteneklerinin, davranışlarının istenilen doğrultuda geliştirilmesi, ya da ona bir takım amaçlara dönük yeni yetenekler,davranışlar, bilgiler kazandırılması yolundaki çalışmaların tümüdür.

     En yaygın kullanımıyla bireylerin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla kasıtlı ve istendik değişmeler meydana getirme sürecidir .

Bu süreçten geçen insanın kişiliği farklılaşır.bu farklılaşma eğitim sürecinde kazanılan bilgi,beceri,tutum ve değerler yoluyla gerçekleşir. Tam da bu noktada eğitimin aynı zamanda bir “kültürleme” aygıtı olduğu akla gelmektedir.

Toplumbilimi (sosyoloji)’ nin en temel kavramlarından biri olan  “kültürleme” ya da popüler ifadesi ile “sosyalizasyon” (toplumsallaşma ) ; bir toplumun üyesi olan – olacak insanoğlunun üyesi olduğu toplumunun kültürel öğelerini öğrenmesi sürecidir.İnsanın kişilik yapısı büyük ölçüde içinde doğduğu ve yetiştiği kültür tarafından belirlenir.her toplum kendi kültürünün özelliklerini yeni kuşaklara aktarır.Toplumun, bireyleri kendi kültürünün istek ve beklentilerine uyacak şekilde etkilemesi ve değiştirmesine “kültürleme” denir.(Güvenç,1972)

Toplumsallaşma süreci, doğuştan başlayarak tüm yaşam boyu süren uzun bir dönemi kapsar. Bu süreç aracılığıyla birey, bir kişilik kazanmaktadır.Başka  bir deyişle, toplumsallaşma, belirli bir toplumun davranış kalıplarını kişiliğine mal ederek o topluma ait bir birey durumuna gelişi olayıdır.

     Durkheim’in eğitim’i “daha yaşlı kuşakların henüz toplumsal yaşama hazır duruma gelmemiş kuşaklar üzerindeki eylemi” olarak tanımlayışı da bir anlamda toplumsallaşmayı ifade etmektedir. (Tezcan,1997) 

     Kültürleme ailede, sokakta, işyerinde her türlü seremoni ve merasimde bilinçli ya da bilinçdışı kendiliğinden oluşan ve bireysel olan öğrenmeleri de kapsar (ki eğitimciler kültürlemenin bu kısmını “informal”; amaçlı olarak yapılanını ise “formal eğitim” olarak adlandırırlar). Kültürlemenin amaçlı olarak yapılan kısmı eğitimdir.Bu nedenle, eğitim “kasıtlı kültürleme süreci” olarak da tanımlanmaktadır.

 

Formal Eğitim

    

     Formal eğitim amaçlı eğitimdir,önceden hazırlanmış bir program çerçevesinde planlı olarak yapılır ve öğretim yoluyla gerçekleştirilir. Okullardaki eğitim formaldir. Eğitim süreci öğretmen tarafından planlanır,uygulanır ve izlenir. Bitinceye kadar da özel bir çevre içinde kontrollü olarak yürütülür. Bu süreç bazı aşamalarında ve sonunda değerlendirmeye tabi tutulur.

     Okul dışında da formal eğitimden söz edebiliriz. Okul dışı formal eğitim sürecinin okullardakinden farkı, kısa süreli olması, öğrencilerin yaşlara göre gruplandırılmaması, ihtiyaç duyuldukça yapılması ve belli konularla sınırlandırılmasındadır.her ikisi de süreç olarak aynı özellikleri taşır. Okul dışı formal eğitim, okul eğitimini tamamlamak ve insanları yaşam botu eğitmek gibi işlevleri yerine getirir.

     Okul dışında endüstri, tarım ve hizmet alanlarında kişileri bir mesleğe hazırlamak, meslekte ilerlemelerini sağlamak ve her gün ortaya çıkan mesleki yenilikleri öğretmek amacıyla yapılan öğretim etkinlikleri, halk eğitim merkezlerinde açılan kurslar,asker yetiştirme formal eğitim çeşitlerindendir. Ülkemiz eğitim sistemi de formal anlamda örgün ve yaygın eğitim olarak iki biçimde sistemleştirilmiş ve uygulanagelmektedir.

     Şimdi de kısaca örgün ve yaygın eğitim kavramlarını açıklayalım.

     Örgün Eğitim: Okullarda yapılan eğitimdir.Planlı programlı ve düzenlidir.Belli yöntemlere göre verilen eğitimdir.Belli bir yaş grubundaki bireylere, Milli Eğitimin amaçları doğrultusunda hazırlanmış eğitim programları ile bir kurum olarak okul çatısı altında düzenli olarak yapılan eğitimdir.Okulöncesi öğretim, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim örgün eğitim sistemini meydana getirir.Örgün eğitim sisteminde genel, mesleki ve teknik eğitim programları uygulanmaktadır.

     Yaygın Eğitim:  Yine örgün eğitim gibi planlı ve programlıdır. Tek fark, her yaş kademesine açık bir öğretimin olmasıdır. Oysa ki örgün eğitim yaş ile sınırlandırılmıştır.Daha çok örgün eğitim imkanlarından hiç yararlanamayanlarla, okuldan erken ayrılmak durumunda kalmışların, mesleki alanlarda daha yeterli olmak istemeleri için alınan eğitimdir.Halk eğitim merkezlerinde açılan kurslar, pratik sanat okulları ile resmi ve özel kurum  ve işyerlerinde (örneğin günümüzde bazı belediyelerin açmış oldukları kurslar) hizmetiçi eğitim çalışmaları yaygın eğitim olarak nitelendirilir.

 

Formal Olmayan (informal) Eğitim:

 

     İnformal eğitim yaşam içinde kendiliğinden oluşan bir süreçtir. Amaçlı ve planlı değil, gelişigüzel ya da rastgeledir denebilir. Kişi karşılaştığı durum ve içinde bulunduğu grubun üyeleriyle etkileşimde bulundukça farkında olmadan yeni şeyler öğrenir. Formal olmayan eğitimin iki önemli öğrenme yolu gözlemek ve taklit etmektir. Çocuklar arkadaşlarıyla oynarken, gençler akran grupları içinde birbirleriyle etkileşirken yardımlaşmayı, dayanışmayı, işbirliği yapmayı, kurallara uymayı, grup değerlerini benimsemeyi ve uymayı öğrenirler ve toplumsallaşırlar (sosyalleşmek). Bu tür öğrenmeler ailede, sokakta, işyerinde, televizyon önünde, bilgisayar başında, okulda sınıflarda, koridorlarında  ve bahçesinde, kısaca yaşam içinde kendiliğinden meydana gelir.

     İnformal eğitim sürecinde insanlar arzu edilmeyen ve zararlı alışkanlıkları da edinirler.Kavga etmek, sigara içmek, sınıfta şamata çıkarmak, öldürücü ve yaralayıcı silah ve araç taşımak vb. bunlara örnek olarak verilebilir.

     Çok küçük ve ilkel toplumlarda eğitim bütünüyle “informal” yollarla gerçekleştirilir. Örneğin ülkemizin herhangi bir köyünde yaşayan çocuk tarım veya hayvancılıkla ilgili beceri ve davranış kalıplarını günlük yaşantısı içerisinde büyüklerini gözleyerek, taklit ederek, yaparak ver yaşayarak öğrenir. Aslında okul bünyesinde derslerde sadece konu alanı ile ilgili bilgiler ve uygulamalar değil öğretmen davranışları, düşünüş biçimleri ve değerleri de  bir şekilde öğrencilere aktarılmaktadır.

     Toplumlar büyüyüp geliştikçe informal eğitim süreci bireylerin yetiştirilmesinde yeterli olmamış ve planlı ve formal eğitim mekânları olan okullar kurulmuştur.    

     Yukarıda özelliklerini açıklamaya çalıştığımız formal ve informal  eğitim süreçleri toplumda birbirinin yanında ve çoğu zaman iç içe olarak işlevlerini sürdürürler.Bazı durumlarda formal bazılarında ise formal olmayan süreçler daha baskındır.Her iki sürecin iç içe bulunduğu ve eğitimin yarı formal bir özellik taşıdığı yerler de vardır.

 

     Eğitim Süreci

    

     Süreç (vetire) ; belli bir sonuca ulaşmak veya bir oluşumu gerçekleştirmek için birbirini izleyen olayların ya da durumların akışıdır.Eğitim sürecini birbirini izleyen ve birbiri üzerine biriken öğrenme ve öğretme olayları oluşturur.Birbirini izleyen öğrenmelerin oluşturduğu sürece eğitim diyebilmek için bu öğrenmelerin belli bir hedefe ya da hedefler dizisine ulaşmak için yapılması gerekir.Her öğrenme zincirini eğitim olarak niteleyemeyiz.( Fidan,1993)

                                                                                                                                                           

Eğitim sürecinin üç temel öğesi vardır.

 

1- Amaç

2- Öğretme ve öğrenme etkinlikleri

3- Değerlendirme

 

     1-Amaç: Eğitim bir ya da bir dizi amaca ulaşmak için yapılır.Amaçlar eğitim sürecine giren kişinin davranışlarında dolayısıyla kişiliğinde meydana gelmesi istenilen farklılaşmaları belirler.Eğitilecek kişinin davranış ölçütlerini ortaya koyar.

     Amaçların gerçekleştirilmesi toplumun istediği insan tipinin yetişmesi demektir..Eğitim sürecine giren kişinin kişiliğinin bazı yönlerinin, amaçların gösterdiği doğrultuda değişmesi ve gelişmesi beklenir.İnsan kişiliğini etkilemeyen ve kalıcı olmayan değişmeler eğitim değeri taşımaz. 

 

     2-Öğrenme ve Öğretme Etkinlikleri : Eğitim amaçları öğrenme yoluyla gerçekleştirilir. Öğrenmenin içeriğini amaçlar belirler. İçerik kültürden kültüre değişebilir. Fakat öğrenme olayı evrenseldir.

     Eğitim sürecinde öğrenme, öğretme yoluyla gerçekleştirilir.Öğrenme ve öğretme birbiriyle iç içe etkinliklerdir.Öğrenmede öğrenenin öğretmede ise öğreticinin ağırlığı daha fazladır.

Öğrenme ve öğretme kavramlarına ileride ayrıntılı olarak yer vereceğiz. Bu nedenle burada bu iki kavramı kısaca tanımlamakla yetinelim.

Öğrenme; Ürün olarak ele alındığında, geçirdiği yaşantıların sonucu olarak kişinin davranışlarında oluşan bir dereceye kadar kalıcı nitelikteki değişmelerdir.Süreç olarak ele alındığında, bir dereceye kadar kalıcı nitelikteki davranış değişmelerine neden olacak etkileşimler bütünü diyebiliriz.(Bloom,,1995 )

Öğretme; Öğretme, en geniş anlamıyla öğrenmeyi sağlama etkinlikleridir. Öğretme bilinçli ve amaçlı bir etkinliktir. Öğretme faaliyetleri bireyde davranış değişikliği meydana getirmek amacıyla bir kişi ya da grup tarafından düzenlenebileceği gibi bilgisayar, televizyon, film, kitap gibi çeşitli materyallerde yer alan görsel ve yazılı sembollerle de sağlanabilir.

Öğretim; Öğretme faaliyetlerinin önceden saptanan amaçlar doğrultusunda, istendik davranışların kazandırılması amacıyla düzenlendiği yerler genellikle eğitim kurumlarıdır.Okullarda yapılan planlı, kontrollü ve örgütlenmiş öğretme faaliyetleri öğretim olarak adlandırılmaktadır.

 

     3-Değerlendirme: değerlendirmeyi genel anlamda hedeflere ulaşma derecesini belirleme ve elde edilen verilere dayanarak aksayan yönleri düzeltme işidir diye tanımlamak mümkündür. Eğitim sürecinin sonunda da değerlendirme yer alır. Öğretme-öğrenme süreci sonucunda alınan ürünün eğitimin amaçlarına uygun olması gerekir. Bu nedenle değerlendirme süreci eğitim sürecini tamamlayan ve onun ayrılmaz bir parçasıdır.Eğitim sürecini değerlendirmezsek onu kontrol altına alamayız.İzlenemeyen bir süreç, denetim altına alınamaz.(Özçelik, 1982) Değerlendirme sonuçlarına göre hem sürecin çalışması hem de ürünün kalitesi kontrol edilir.Süreçteki değişme ve yenileşmeler değerlendirme sonucuna göre yapılır.(Fidan ve Erden ,1993)

 

Eğitim Sürecinin Özellikleri:

     Eğitim süreci;

Kapsamlıdır: Okul içinde dışında, okul öncesi ve sonrası, insan yaşantısının,öğrenmenin oluştuğu bütün koşullarda eğitimden söz edilebilir.

Çok boyutludur: Eğitim, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik olgularla olduğu kadar, bireyin ve toplumun dünü-bugünü ve yarınıyla da ilgilidir.

Süreklidir: İnsanın gelişimi ve öğrenmesi süreklidir, bu nedenle eğitim de süreklidir.Yaşam boyu sürer.

Dinamiktir: Bilimsel ve teknik gelişmeler,ekonomik ve sosyo-kültürel dinamizm eğitime yansır.Bunun tersi de mümkündür; eğitim bu dinamizme yön verir.

Bilimsel araştırma ve bulgulardan kaynaklanır: Eğitim sorunlarının çözüm yolu bilimsel araştırmalardır. Öğrencilere öğrettiğimiz ders konularının kaynağı da bilimsel araştırmalardır.

Eğitimin ulusal ve uluslararası yönleri vardır: Eğitim cereyan ettiği çağı izler;öğrenme gibi temel alanlardaki araştırma bulguları bütün ülke eğitimcilerini ilgilendirir.Diğer taraftan, eğitim,sürdüğü ülkenin sosyal ve ekonomik kalkınma ihtiyaçları doğrultusunda yürütülür;bu yüzden millidir.

Eğitim insana özgüdür.

Eğitim yaşantılarla gerçekleşir.

Eğitim amaca yöneliktir.

Eğitim süreci olumluya dönüktür: Eğitim ilke olarak olumlu davranışlar kazandırır. Olumsuz davranışa yöneltmek, süreci kötüye kullanmak anlamına gelir. Hiçbir millet, eğitime, hırsız, ahlâksız, katil yetiştirmek için yatırım yapmaz; aksine eğitim görmüş insan denince, iyi vatandaş,dürüst iş ve meslek adamı anlaşılır.

Eğitim bütünleyicidir: Eğitim, bütün bireyleri, Milli Eğitimin Amaçları doğrultusunda yetiştirir. Milli Eğitimin amaçları milli birliğin sağlanmasına yöneliktir.

Mekân yönünden sınırlandırılamaz. Her yerde oluşur.

Milli kalkınma ile doğrudan ilgilidir: Milli kalkınmanın en önemli öğesi olan insangücü, eğitim yoluyla sağlanır. İyi bir insangücü plânlaması, kalkınmayı, kalkınmış bir toplum ise, genel olarak, iyi bir eğitimi gerçekleştirir.

Eğitim kültürle iç içedir.Kültürü oluşturur, geliştirir, ve kültürden etkilenir. Her birey bir kültür içinde doğar; örgün veya yaygın eğitim yoluyla, kültüre uyum yapmaya çalışır.Etkin bir eğitim, bireyin kültürü geliştirmesine de yardım eder.

Bir uyum sürecidir.

     Sonuç olarak eğitim, etkileşim halinde olan kuvvetlerin ürünüdür.İnsan fizyolojisinde organların dayanışma ve etkileşimi, nasıl bünyeyi etkiliyorsa, bu kuvvetler de eğitimi etkiler. Eğitim alanında çalışan bilim adamları, felsefe, psikoloji, tarih, sosyoloji, kültürel antropoloji, ekonomi, teknoloji, politika vb. alanlarla eğitimin etkileşimini araştırırlar. Bu araştırma sonuçları, ideal olarak, eğitim programlarına yansır. Birey ne kadar yetenekli olursa olsun, başarısı, eğitim programında yer alan amaçları gerçekleştirmesine bağlıdır. (Eğitim programları Milli Eğitimin Genel ve Özel Amaçları Temelinde hazırlanır ve uygulanır.) Eğer yukarıda saydığımız etkileşim alanları eğitim programlarına yansımamışsa, bireyin okul başarısı ile hayattaki başarı şansı arasındaki boşluk daha da büyüyecektir.(Varış,1994)

 

Eğitimin işlevleri (ya da eğitimin bireyde oluşturduğu kazanımlar):

  • Eğitim, bireyin topluma uyum yapmasına yardım eder,
  • Eğitim, bireyin olumlu davranışlar geliştirmesini sağlar,
  • Eğitim, bireyde var olan istidat ve yeteneklerin en son sınıra kadar gelişmesine yardım eder.

Eğitim, bireyde davranış değiştirme, geliştirme ve uyum gibi dayanışma halinde bulunan işlevleri gerçekleştirirken genel olarak aşağıda verilen ayrıntılı amaçlardan hareket eder:

1-      Eğitim bireyin kendini gerçekleştirmesine yardım eder.

2-      Eğitim bireyin insan ilişkilerini geliştirmesine yardım eder.

3-      Eğitim bireyin ekonomik etkinliğini geliştirir

4-      Eğitim bireyin vatandaşlık sorumluluğunu geliştirir. (Varış,1994)

 

 

EĞİTİMİN TARİHİ GELİŞİMİ

 

EĞİTİM BİLİMİNİN EVRİMİ

 

 

1-Eski çağdan XVII. Yüzyıla Kadar

2-XVII. ve XVIII yüzyılda gelişmeler

3-XIX. Yüzyıldan XX. Yüzyıl Başına kadar Genel Evrim

 

ESKİ ÇAĞDAN XVII. YÜZYILA KADAR

Bilindiği gibi batı kültür ve uygarlığı, Eski Yunan uygarlığını benimsemiştir ve izlemiştir. Bu anlayış içerisinde, eski yunan düşünürleri ve onların eğitim konusundaki görüşleri çağlar boyu incelenmiştir. Bugün halâ, Avrupa’nın köklü üniversitelerinde bölümlere adını veren “pedagoji”, Eski Yunanca’dan kalma bir sözcüktür.Antik çağda halk köle ve vatandaş olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Halk, güzel konuşma, meydanlarda nutuk verme ya da tartışma, oyun ve beden eğitimi gibi işlerle uğraşır, diğer bir çok işi köleler yapardı. Bu arada çocukları okula götüren, gezdiren, eğlendiren kölelere de “pedagok” denirdi.

 Batı Pedagoji tarihi , iki eski yunan sitesi olan ve tamamen farklı eğitim uygulayan Isparta ve Atina sitelerini karşılaştırır. Atina ve Isparta’da eğitim farklı olmakla beraber her ikisinde de genel amaç iyi vatandaş yetiştirmekti.Isparta için iyi vatandaş, iyi savaşçı anlamına gelmekteydi.Atina ise demokrasi için eğitme amacını güdüyordu.

Isparta’da eğitim: Isparta’da, bireyin değil, toplumun refahı esastı.Refah ölçüsü ise savaş yönünden üstünlüktü. Birey devlete bir şeyler kattığı oranda önem kazanmaktaydı. Buraya dıştan saldırılar mevcuttu. O nedenle çocuklar dıştan gelen saldırılara karşılık savaş konusunda eğitiliyorlardı. Eğitim-öğretim, askeri bir karakter taşıyordu. Çocuklar yedi yaşına kadar ailesinin yanında kalmakta, daha sonra devlete ait eğitim kurumlarına alınmakta ve burada otuz yaşına gelinceye kadar savaş ve devlet işleri üzerine eğitim verilmekteydi.Bu yüzden bilimler destek görmemişti. Kız ve erkek çocuk ayırımı yapılmamakta, kızlar da sıkı bir askeri eğitime tabi tutulmaktaydı. Kızlar da erkekler gibi ok atmakta, koşmakta, dövüşmekte, sert ve sıhhatli bir beden yapısına kavuşmaları amaçlanmaktaydı.(Aytaç,1992)

Atina’da eğitim:  Atina’da nüfusun ancak beşte biri özgür insanlardan oluşuyordu. Bunun dışında kalanlar köle idi. Yönetim, aristokrat zümrenin elindeydi. Eğitim, Isparta’da olduğu gibi devlet tarafından değil, aile tarafından verilirdi ve devlet, eğitim-öğretimi kontrol etmekteydi. Eğitimin amacı; iyi yurttaş yetiştirmekti. Eğitim, daha çok erkek çocuklar için önemli görülüyordu.Hür insanların erkek çocukları 7 yaşından itibaren evde ya da özel okullarda paralı ders alıyorlardı.Atina’da devlete ait okullar olmadığından özel olarak ders veren öğretmenler (sofistler), saygı gören ve çok para ödenen kişiler değillerdi. Hatta bilginin para karşılığı öğretilmesinin kötü bir durum olduğunu düşünen diğer düşünürler tarafından da şiddetle eleştirilmekteydiler. Örneğin Xenophones, “Cropedie” adını taşıyan pedagoji kitabını yazan sofist filozoftur. Bazı zengin aile kızları dışında kızlar okula gönderilmezdi. Okullarda disiplin sertti, dayak geneldi. Öğretim bireyseldi. Farklı konular için farklı okullara gidilirdi. Bu okullar müzik, edebiyat ve beden eğitimi öğretirlerdi. Onaltı – onsekiz yaşları arasında erkek çocuk jimnazyum denen okula giderdi.Genç onsekiz yaşına gelince yemin ederek vatandaş kütüğüne geçerdi. Bu yeminin sosyal ve moral yönü vardı.

Atinalılar gramer, edebiyat, şiir, matematik, hitabet (belagat) vb. alanlarda yüksek öğretim de görmekteydi. Bu programsız bir öğretim, bir nevi müritlikti.

Atinalı kadınların yaşantısı Ispartalı kadınlardan farklıydı. Ispartalı kadınlar dışarıda iken, Atina’da kadınlar evdeydi ve ev işleri ile uğraşırlardı. (Ataklı,2004)

     Eski Yunanda eğitime biraz daha açıklık getirebilmek için, Eski Yunan filozoflarından Sokrates, Eflatun, ve Aristo’nun eğitim görüşlerinden ve eğitimdeki önemlerinden bahsetmekte yarar vardır.

 

Sokrates:

 Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofist*tir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Xenofones'in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlâk kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.


*Sofistler:Yunan aydınlanmasının düşünürleri olan sofistler, inanç üzerinden yükselen geleneksel Yunan düşünüşüne karşın herşeyi akıl süzgecinden geçirme yolunu tutmuşlardır. "Bütün şeylerin ölçüsü insandır" diyen Protagoras, "Hiçbir şey yoktur, varsa bile kavranılamaz, kavranılır olsa da öteki insanlara bildirilemez ve anlatılamaz" diyen Georgias'ı "tabiattan hepimiz her şey'de aynı yaratılmışsızdır, Hellen olsun, barbar olsun." diyen Antiphon, "Hak kudretlinindir" diyen Thrasymakhos'tır. (www.bilimtarihi.gen.tr) 

 

Platon (Eflatun): Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina'da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates'le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara'ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır'a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya'ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina'ya dönmüştür. Atina'da Akademi'yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon, hocası Sokrates gibi sokaklarda ve pazar yerlerinde öğretim yapmak istemiyordu; tam tersine ne yaptığını bilmeyen kuru kalabalıktan uzak bir yerde bir okul kurarak, seçkin öğrenciler yetiştirmeyi düşünüyordu. Atina'nın batısında bulunan ve adını bir Yunan kahramanı Academios'tan alan bölge, bu amaç için çok uygundu. Platon meşhur okulu Akademi'yi burada kurdu. Bu dönemde, Akademi bölgesinde esin perileri Müzler için bir tapınak, öğrenciler ve öğretmenler için odalar, toplantı odaları, konferans salonları ve yemekhaneler yapılmıştı. Ancak öğretimin nasıl yürütüldüğüne ilişkin yeterli bilgiye sahip değiliz. Büyük bir olasılıkla Sokrates'in diyalektik yöntemi uygulanmış, yani öğretim esnasında konferans yöntemi yerine tartışma yöntemi benimsenmiştir. Platon'un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Akademi bu haliyle daha çok özel bir öğretim kurumunu andırmaktadır. Her yaştan öğrencisi vardır; fakat öğrenciler, sınavdan geçirilmez ve eğitimlerini tamamladıklarını gösterir özel bir diploma ile ödüllendirilmez; yalnızca doğruyu araştırmakla görevlidirler.

Platon'un ölümünden sonra Akademi'nin başına kız kardeşinin oğlu geçmiş ve Platon'un düşüncelerinin yerleşmesi ve gelenekselleşmesi için uğraşmıştır. Akademi uzun bir süre seçkin yöneticilerin yönetiminde ve denetiminde, seçkin öğrenciler yetiştirmiş ve 6. yüzyılın başlarında bir Pagan okulu olduğu gerekçesiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Hıristiyanların tehditlerinden kaçan öğretmenlerden ve öğrencilerden bazıları, Sâsânî Kralı Anuşirvan'ın (M.S. 531-579) Cundişapur'da kurmuş olduğu tıp okuluna sığınmışlardır. Bu, uygarlık tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir; çünkü buraya yerleşen Yunan filozofları ve hekimleri, birkaç yüzyıl sonra İslâm Dünyası'nda yeşerecek olan bilim ağacının tohumlarını atacak ve böylece bilim ve felsefe Atina'dan Bağdad'a taşınacaktır.

Justinianus'un Akademi'yi kapatmasının nedeni Pagan etkisini ortadan kaldırmaktı; ancak bu yolla, istemeden de olsa, Hıristiyanlığın en büyük rakibi olan Doğu uygarlığının (ve bu arada İslâm uygarlığının) güçlenmesine yardımcı olmuştur.

Platon, barbarlarla dost olmasa da, onlara karşı Aristoteles kadar katı bir tutum içerisinde de değildir. Mısır'a yapmış olduğu gezi sırasında, Mısırlıların bilimleri, dinleri ve yaşam biçimlerine ilişkin bilgi edinmiş ve Mısır uygarlığının Yunan uygarlığından daha önce geliştiğini ve onun biçimlenmesine yardımcı olduğunu anlamıştır. Bu husus, Timaios adlı diyalogunda açıkça görünmektedir. Burada Solon ile bir Mısırlı rahip arasında geçen bir konuşma cidden çok ilginçtir. Rahip Sais,

"Ah Solon Solon... Siz Yunanlılar daha dünkü çocuksunuz." deyince, Solon bu söylediklerinin ne anlama geldiğini sorar ve bunun üzerine rahip şu karşılığı verir :

"Ruh olarak sen ve siz çok gençsiniz; çünkü ne eski geleneklere ne de yüzyıllar öncesinden gelen bir bilime sahipsiniz ."

Platon Mezopotamyalılara ilişkin fazla bir bilgiye sahip olmasa da, Asur hükümdarı Ninos'un kanunlarına atıfta bulunması, bu uygarlığa tamamen yabancı olmadığını göstermektedir. Eserlerinde görülen astroloji anlayışı büyük ölçüde Babillilerden gelmiştir.

Yunanlıların sürekli düşmanları olan Persleri ise, Platon çok iyi tanımaktaydı. Olasılıkla Herodotos ve diğer Yunan tarihçilerinin yapıtlarını okuyarak Achaemenidian İmparatorluğu'na hayranlık duymuştur. Perslerin otokrasisi, ona, Yunanlıların demokrasisinden daha sempatik görünüyordu.

Platon'a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ'da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Son diyaloglarındaki dualist eğilim, Zerdüştçülükten kaynaklanıyordu ancak bu etki, büyük bir olasılıkla dolaylı bir yoldan gelmiş olmalıydı; çünkü Platon'un diyaloglarında Zerdüşt ismine sadece bir yerde rastlanmaktadır. Ayrıca felsefesinde, Hint felsefelerinin izleri de görülmektedir.

Platon, Phaidon adlı diyalogunda, bir filozofun ölmekten mutlu olacağını, çünkü ruh ideasının ölümsüz olduğunu söylemektedir. Bu anlayış sonraları yaygınlaşacak ve insanı anlamlandırmaya çalışan düşüncelerin merkezine oturacaktır.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn-i Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon'un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası'na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı'nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon'a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Mesela, ister doğada bulunsun isterse bulunmasın, geometrik biçimler bu ara alemin varlıklarıdır ve bu nedenle mükemmel değillerdir; bunlarla ilgilenenlerin, teğetlerin bir daireye veya bir küreye birden fazla noktada değdiklerini kabul etmeleri gerekir; ancak ideal bir daire veya ideal bir küre söz konusu olduğunda yalnızca bir değme noktasının bulunacağı zihinsel bir soyutlama ile kavranabilir. İşte bu nedenlerle, Platon Akademi'nin kapısına "Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin." diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Tanımları düzeltmiş ve mantıksal bağlantıları güçlendirmiştir. Ancak geometrik analiz, Platon'a değil, Kioslu Hipokrates'e atfedilmektedir.

Platon'un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.

Düzgün çok yüzlülerin Platon tarafından keşfedildiği söylenmekteyse de, ondan çok daha önce bilinmekteydi. Ancak Platon beş düzgün çok yüzlüyle, beş öğeyi eşleştirmiş ve dörtyüzlünün ateşi, altıyüzlünün toprağı, sekizyüzlünün havayı, onikiyüzlünün suyu ve yirmiyüzlünün eteri simgelediğini bildirmiştir; ama Platon atomcu değildir ve Aristoteles'le birlikte atomcu görüşe karşıdır.

Eğitime ilişkin görüşleri şöyle özetlenebilir: Ona göre, tüm çocuklar üç yaşından sonra resmi eğitimciler tarafından bir arada yetiştirilmelidir. Çocukların bir arada olması ruhlarında ve kalplerinde birlik oluşturacaktır. Bu devrede eğitimciler kadın olmalıdır. Çocuk 3-6 yaş arasında oyuna teşvik edilmelidir. Çocuklar nazlı büyütülmemeli, kurallara uymayanlar cezalandırılmalı ama çocuğa çok sert de davranılmamalıdır. Çünkü çok sert tutum onları korkaklaştırır. Platon, kadınların eğitimini de ihmal etmemiş, onların bilgi sahibi olmaları gerektiğini savunmuştur. Kadınların da erkekler gibi yetiştirilmesini , kılıç kullanmasını, gerektiğinde erkeklerle birlikte savaşa katılmasını savunmuştur. Platon’a göre okullarda beden eğitimi, müzik, aritmetik ve geometri dersleri mutlaka verilmelidir. Sadece müzik ya da beden eğitimi dersleri de verilmemeli. Çünkü sadece müzik eğitimi verilen çocuk korkak-yumuşak, sadece beden eğitimi dersi verilen çocuk ta cesur-sert (kaba) olacaktır. Platon fizik, tabiat, ve tarihle ilgili derslerden bahsetmemektedir. Çünkü ona göre, eşyanın dış görünümü aldatıcı (nesneler dünyası), tarih ise mazidir. (www.bilimtarihi.gen.tr)

Aristo: İslam dünyasında muallim-i evvel olarak da bilinen Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir İyonya filozofu denilebilir.

1397
0
0
Yorum Yaz