Sosyoloji veya toplumbilimi insanların grup içi davranışlarının bilimsel çalışmasını yapan ve bireylerin belirli davranışlarda bulunmasını etkileyen toplumsal güçleri inceleyen bilim dalıdır.
Sosyoloji; insanların bütün ilişkilerini inceleyip, bu ilişkilerin nasıl yaratılıp korunduğunu ve değiştiğini analiz eden sosyal bilimdir. İnsan ve toplum davranışlarını bilimsel olarak inceler. Bilimsel bilgi birikimi, teori ve kanunlarla gelişecektir.
Bilimler 2'ye ayrılır.
1. Doğa Bilimleri:
* Fizik
* Biyoloji
* Kimya
Fizik, Biyoloji, olgular ve olaylar üzerinde yoğunlaşırlar.
2. Sosyal Bilimler:
* Psikoloji
* Sosyal Psikoloji
* Sosyoloji
* Tarih
İnsan davranışlarının farklı yönlerini ele alırlar.
Bilim adamları olayların nedenlerini ve bunun ortaya çıkardığı sonuçları Anlamak, Açıklamak, Yordamak amacıyla araştırma yaparlar.
Sosyologlar: verileri toplar, verileri analiz eder, gözlem ve deney yapar, kayıtlarını tutar ve sonuçta da kesin doğru bilgilere ulaşır. Sosyoloji diğer doğa bilimlerine göre az gelişmiştir. NEDENİ
* Uygulanış tarihinin yeni oluşu,
* İnsan davranışlarını incelemenin güçlüğüdür.
SOSYOLOJİNİN ALT DALLARI
1. Bilgi Sosyolojisi: Uygarlık, Kültür, Toplum, Sınıf, Grup tiplerine
göre öncelikli bilgi türlerinin ve bilimlerinin araştırılmasıdır.
2. Ekonomi Sosyolojisi: Teknoloji, Gelir dağılımı, Tüketim ve farklılaşması, işbölümü, Ulusal düzeyde karar mekanizmaları ve yapısı konularıyla ilgilenir.
3. Sanayi Sosyolojisi: Örgüt sosyolojisi, Psikoloji, Sosyal psikolôji, iş idaresi, Ekonomi gibi birçok sosyal bilimin ve bu bilimlerin özel dallarından bir çoğunun çeşitli düzeylerde kurdukları ilişkileri kapsamakta ve toplumsal gerçeğin bir bütünlüğü açısından bunları toplum yapısına göreceli olarak bir sentez haline getirmeye çalışmaktadır.
4. Kent Sosyolojisi: Kentlerin oluşumu, kent yaşamının insan ve toplum üzerindeki etkisi, kentlerin doğurduğu sorunlar, Kentlerin yerleşim düzeni,
5. Köy Sosyolojisi:
6. Din Sosyolojisi:
7. Hukuk Sosyolojisi:
Hukuk; belirli bir toplumda birey grupların toplumsal ilişkileri ve eylemleri üzerinde normatif, emredici ve yaptırımcı bir etki yapar.
8. Siyaset Sosyolojisi: Devleti, onun kuruluş ve işleyişini inceler. Yönetme ve yönetilme olayının kurumsallaşma sürecini inceler. Toplumların yapılarıyla siyasal rejimleri arasındaki ilişkileri inceleyerek bir siyasal rejim tipolojisine ulaşmaktadır.
9. Eğitim Sosyolojisi: Ülkenin nüfus yapısının özelliklerine uygun
bir eğitim planlamasına duyulan ihtiyaç konularıyla ilgilenir.
10. Uygulamalı ve Klinik Sosyolojisi:
Uygulamalı: bilgilerin günlük yaşamda kullanılmasıdır.
Klinik Sosyolojisi; Sosyologların değişime bizzat katılarak çözümler üretmesidir.
BİLİMSEL ARAŞTIRMA İLKELERİ
1. Nesnellik (Objektiflik):
Araştırmada,araştırmacının kişisel inançları, çıkarları, alışkanlıkları, beklentileri yer almamalıdır.
Bulgular olduğu gibi yer almalıdır. Buna Bilim Ahlakı denir.
Araştırmacılar kendi düşüncelerini, beklentilerini işe karıştırmamalıdır.
·Araştırmacı kendi amaçlarını, alışkanlıklarını, inançlarım olduğu gibi açıkladıktan sonra değerlendirme yapmalıdır.
2. Doğruluk ve Tekrar:
Bilimde doğruluk; bilim adamının mutlak gerçeği göstermesi değil, ona mümkün olduğu kadar yaklaşmasıdır. Söylediğini en doğru, anlaşılır şekilde açıklamasıdır.
3. Basitlik ve Açı:
Araştırmada basitlik ve açıklık esas alınmalıdır.
Basitlik ve açıklığın temelinde kavramların açıklanmış olması, kullanılan kavramların diğer kavramlardan farklı olan yönlerinin ortaya konulması gerekir.
4. Sınırlılık: Böylelikle konuların karmaşıklığı önlenmiş olur.
BİLİMSEL YÖNTEMDE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN AŞAMALAR
1. Sorunu Ortaya Koyup Tanımlamak
2. Konu ile İlgili Bilgi Toplamak
3. Hipotezi Formüle Etme
Hipotezin Sınanması: Olaylar arasında öngörülen ilişkilerin varlığının yada yokluğunun araştırılması demektir. Olaylar arasındaki ilişki kurmak ve olayları bir nedene bağlamak amacıyla tasarlanan önermedir.
Hipotezde 2 türlü' değişken kullanılır.
1. Bağımlı Değişken: Bu bağımsız değişkene bağlı olarak değişir.
10. Araştırmalarda bir ,ölçme aracının ölçmek istediğini doğru olarak ölçmesi olayına ne denir?
A) Doğruluk
B) Nesnellik
C) Objektiflik
D) Güvenilirlik
E) Geçerlilik
YANIT: E
ÜNİTE -2
İLK VE ORTA ÇAĞDA TOPLUMSAL DÜŞÜNCE
Toplumsal düşünce ilk filozofların felsefe sistemlerinde yer almıştır. Bu düşünce sonucunda sosyoloji bilim dalı olarak ortaya atılmıştır. İlk çağdaki düşünürler 2 gruba ayrılarak incelenmektedir.
1.Sokrat'tan Öncekiler
2.Sokrat'tan Sonrakiler
1. Sokrat'tan Önce Sofistlere Rastlıyoruz: Sofist yunanca bilen, bilgili kişidir.
·Onlara göre toplum yapay ve ulaşılmaz bir varlıktır
·İnsanlar tarafından oluşturulmuş suni bir yapıdır.
·Toplum insanların gizli uzlaşması ile oluşmuştur.
·Asıl olan tabiattır.
2. Sokrat'tan Sonra
PLATON'A GÖRE: (EFLATUN)
Birey içinde yaşadığı devletin karakterini taşır.
Toplum bir bütün ve sistemdir.
Toplumsal düzen vücuda benzer.
Tanrı tarafından kurulmuş düzendir.
Başında yöneticiler vardır.
Eseri: Politikadır.
ARİSTO:
* Platon'un etkisi altındadır.
* İnsan toplum içinde yaşayan varlıktır.
* İnsanlık toplumunda Aristo 'ya göre ahlak ve hukuk esastır.
* Esas olan somut olandır.
* Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir.
Hem Platon hem Aristo Toplum ve Devlet arasındaki farkı görememektedir.
Toplumla İlgilenen İslâmi Düşünürler:
FARABİ:
Platon (Eflatun) ve Aristo'yu benimser.
İnsaniyetçi düşünür.
Ona göre 2 Çeşit Site (Şehir Devleti) vardır.
1. Faziletli Şehir: Aydınlar yönetir.
2. Faziletsiz Şehir: Güçlü-Güçsüz
arasında savaş hakimdir.
İBN-İ RÜŞD:
·Devlet yaşlılar ve filozoflarla yönetilmelidir.
İnsanlar böylece saadete ulaşır.
Kadın-Erkek eşittir.
GAZALİ: Modern devlet anlayışını getirir.
İBN-İ HALDUN: * İnsan ir__ı:_i dışındaki sosyal olguyu açıklamaktadır.
Eseri: Mukaddime
Konuları: Sanat ve Eğitimdir.
DOĞAL HUKUK :
Toplumları idare eden kuralları birleştirme, ortak ve değişmez prensipler bulma amacını taşıyan bir öğretidir.
Thomas Hobbes Jean Jacques Rousseau Jean Budin John Locke Yukarıda sayılan bütün düşünürler İdeal düzenden söz etmiştir.
SOSYOLOJİNİN ORTAYA ÇKKIŞI VE BUNU HAZIRLAYAN ETKENLER
1.19. yy. ortasında Endüstri Devriminin yol açtığı hızlı toplumsal değişmeler.
2.1789 Fransız devrimi
3.Emperyalist gelişmeler
4.Doğa Bilimlerinin gelişmesi
AUGUSTE COMTE (1789-1857) Sosyolojinin isim babasıdır. Comte'nin bilimsel yönetimi sosyal dünyaya uygulama fikri Pozivitizim olarak adlandırılır.
Konuları: Toplumsal Düzen (Toplumsal Statik)
Toplumsal Değişme (Toplumsal Dinamik)
Toplumsal değişmenin kaynağı insan düşüncesidir.
Düşünce 3 Aşamadan Geçerek Pozitif ya da Bilimsel Hale Gelir:
1. Teolojik ya da Hayali Hal: İnsan başına gelen olayları tanrı veya tanrılara bağlar.
2. Metafizik ya da Soyut Hal: İnsan olayları doğaüstü varlıklara bağlar.
3. Pozitif ya da Bilimsel Hal: İnsan düşüncesi salt gerçeği aramaktan vazgeçer ve bilgi edinmeyle yetinir.
KARL MARX VE MADDECİ GÖRÜŞ
Çatışma kuramının yaratıcısıdır. Sınıf yapısının temeli olarak üretim ilişkilerini görmüş, devlet ve düşünce sistemini toplumun üst yapısı olarak nitelendirmiştir.
Alt Yapı:Üretim Araçları, Üretim Güçleri, Üretim İlişkileri Ekonomik temeldir.
Üst Yapi:Din, Sanat ,Bilim, Ahlak, Kültür kurumlarından oluşur. Marx' a göre sosyal bilimcilerin görevi dünyayı açıklamak değil, değiştirmektir. Değişim ihtilalci bir yaklaşımla olur.
Eseri: Kapital
EMİLE DURKHEİM (1858-1917)
Toplumu bir arada tutan güçlerin toplumun üyelerince paylaşılan Toplumsal Gerçeğin Temelini; toplumsal bilinçte görmektedir.
İlgi Alanı:işbölümü ve bunun sonucudur.
İşbölümü; endüstriyel toplumların ortaya çıkardığı bir sorun, Anomi'dir.
Anomi:Kuralsızlık durumudur.
İntihar: intiharın nedeni bireysel değil, toplumsaldır görüşünü savunur. Durkheim'm iki amacı:
I. Bireysel davranışların toplumsal güçler tarafından ne şekilde etkilendiğini göstermek.
2. Toplumsal araştırmaları daha pratik hale getirmektir.
Sosyolojiye diğer katkısı da sosyolojik yaklaşımı insan davranışlarını
anlamada kullanmasıdır.
MAX WEBER
Max Weber'e göre sosyoloji toplumsal yaşamdaki önemli nedensel ilişkileri anlamalıdır. Sosyologlar olaylara ön yargılardan arınmış biçimde bakmalıdır.
Weber'in Anlama Süreci 3 Aşamalıdır:
1. Sosyolog olayları gözler ve bireylerin duygularını görmeye çalışır. 2. Bireylerin motifleri yani güdülerini keşfetmeye çalışır.
3. Bireyin duygu ve güdülerine ilişkin davranışlarını veya faaliyetlerini açıklamaya çalışır.
Teknikleri
·ideal Tip Analizi
Tarih Analiz
SOSYOLOJİDE KURAMSAL YAKLAŞıMLAR
ı. Fonksiyonalist (Görevselci) Yaklaşım:
Kurucusu: TALCOT PARSONS
Makro konuları inceler. (Toplumsal Değişme, Toplumsal Sınıf, Düzen)
Toplum bir fonksiyonlar bütünüdür.
Kuramı: Toplum organize olmuş düzenli ilişkilerden meydana gelen ve her bireyin toplumun temel değerlerini paylaştığı bir sosyal sistemdir.
Birinci Bölüm: Bürokrasinin Tarihçesi 1.1) Weber Kimdir?
1.2) Bürokrasinin Tarihsel Gelişimi
a) Geleneksel Bürokrasi b) Modern Bürokrasi c) Weber ve Bürokrasi Modeli
İkinci Bölüm: İdeal Bürokrasi Modelinin Özellikleri
2.1) Weber’in Yetki Tanımlaması
2.2) Bürokrasi Modelinin Genel Nitelikleri
2.3) Bürokrasinin Üstünlükleri
2.4) Bürokrasinin Olumsuz Yönleri ve Bürokrasiye Yapılan Eleştiriler
2.5) Weber’den Sonra Bürokratik Modele Yapılan Katkılar
Üçüncü Bölüm: Bürokrasi Modeli ve Yönetim Düşüncesine Genel Bir Bakış
Bibliyografya
Giriş: Bürokrasi Kavramı
"Bürokrat" ve "Bürokrasi" aslında içiçe girmiş iki kavramdır. Biri söylenince diğeri hemen akla gelir. Toplumumuzun hemen hemen her kesiminde duyulduğunda antipati oluşturan bu kavramlar; acaba gerçekten düşünüldüğü gibi insanlara modern işkence vasıtaları mıdır? Yönetim bilimleri terminolojisinde klasik yönetim teorileri arasında yeralan "Bürokrasi Modeli" acaba günümüz insanının anladığı bürokrasi kavramıyla aynı özellikleri mi taşımaktadır?
Sözlük anlamı ile bürokrasi "Devlet işlerinin yürütülmesinde yazışmalara gereğinden çok önem verme, kırtasiyecilik" olarak tanımlanmaktadır. Bazı yazarlar bu tanıma yazışmalarda yavaşlatmayı ve bekletmeyi de dahil etmektedirler.
Bürokrasi kavramı ansiklopedik olarak ele alındığında biraz daha kapsamlı ifade edilmektedir. Bu açıdan bürokrasi "İşlerin yürütülmesinde idarenin gücü yada etkisi,memurlar bürokratlar topluluğu ve devlet örgütüne ya da siyasi parti, sendika, işletme, v.b. bağlı üyelerin gücü" olarak tarif edilmektedir.
Bürokrasi sözcüğü bureau ve cratie sözcüklerinden oluşur. Büro sözcüğü devlet işlerinin yapıldığı daireler için kullanılmaktaydı. Cratie ise eski Yunancada hakimiyet anlamına gelmektedir.
Toplum açısından ise bürokrasi; memur egemenliği, devlet işlerinde bir işin yapılması için gerekli izinler,onaylar, imzalar, uyulması gereken kurallar ve genelliklede işlerin yokuşa sürülmesi ve zaman kaybı olarak anlaşılmaktadır.
20. Yüzyılın başlarında ünlü Alman sosyolog ve bilim adamı Max Weber tarafından ortaya konan ve klasik yönetim kuramının bir ayağını oluşturan "Bürokrasi Modeli" ise bahsedilen bürokrasi kavramından farklıdır. Weber'in ortaya koyduğu bir örgüt yapısı olarak bürokratik modelde görevler hiyerarşik bir sistem oluşturacak şekilde düzenlenmiştir. " Hiyerarşinin her kademesinde yetki ve görevler önceden belirlenmiş kanun,kaide ve idari kurallarla biçimsel olarak belirlenmiştir. İşler bölümlere ayrılarak, uzmanlaşmış kişiler tarafından, belirli kural ve standartlara uygun olarak; kişisel olmayan , formel bir şekilde yürütülür. İşlemler ve iletişim yazılı olarak yapılmakta, işgörenler emirlere yasal yetkiye dayandığı için uymaktadırlar." Yine Weber'e göre "Çağdaş devletin hukuk düzeni kanunlara dayandığı sürece kişilerin gözünde meşrudur. Bu meşruluk, hukuki meşruluğu aşıp toplumsal meşruluğu da kapsar. Çağdaş devletten söz edebilmek için bir siyasal toplulukta idari ve hukuki kuralların, idari örgütün zorlama gücünün ve meşru iktidar uygulamasının gözlemlenmesi gerekir."
Görüldüğü üzere Weber bürokrasiyi bir örgüt modeli olarak ortaya koymuş ve aslında günümüzde bürokrasi nedeniyle ortaya çıktığına inandığımız bazı problemleri ortadan kaldırabilmek ve ideal organizasyon yapısını kurarak verimliliği artırmak istemiştir. Günümüzde bir ülkede bu kavram ne kadar güçlü ise , o ülke o kadar az gelişmiş bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Weber ise bürokrasi kuralları olmadığı müddetçe çağdaş devletten söz edilemeyeceğinden bahsetmektedir. Bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Acaba günümüz insanıyla Weber'in paradigmaları mı farklıdır? Eğer bu paradigmalar farklı ise Weber'in ve onun kurduğu model üzerinde çalışmalar yapan klasik yönetim bilimcilerin paradigmasından bürokrasi anlayışı nasıldır? Ya da aynı kavrama biz ve onlar farklı anlamlar mı yüklemekteyiz?
Bu ödevin hazırlayıcıları işte bu sorulara bir nebze olsun cevap bulabilirlerse kendilerini bahtiyar sayacaklardır.
1.1) Weber Kimdir?
Karl Emil Maximillian Weber, 1864 yılında Almanya'nın "Erfurt" kasabasında doğmuştur. Politika alanında tanınmış bir aileye mensuptur. İlk ve orta öğrenimini Berlin’ de tamamlayan Weber, Göttingen Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi; Berlin Üniversitesinde doktora yaptı; 1892 yılında Berlin Üniversitesinde Doçentlik ünvanını kazandı; Freiburg ve Heidelbarg Üniversitelerinde ekonomi dersleri verdi. 1919 yılında Viyana Üniversitesine davet edildi; yine aynı yıl Münih Üniversitesinde dersler verdi.1920 yılında öldü.
Max Weber XX. Asrın başlarının ünlü düşünürlerinden biri olup, modern sosyolojinin de kurucularındandır. Hukuk, iktisat, sosyoloji alanındaki fikirleri, birçok düşünürü etkilemiştir. Dinsel doktrinlerin tefsirinde de bir otorite olarak kendisini kabul ettirmiştir. Eski Roma 'arazi survey metodları', orta çağ ticari kurumları konularında geniş bilgi sahibidir. Doğu Almanya çiftliklerinin tarımsal işçi sorunlarını etraflı bir şekilde incelemiş, Batı Almanya'nın dokuma fabrikalarından birinde verimliliğin sosyal ve psikolojik şartlarıyla ilgili geniş bir araştırma yapmıştır. Akdeniz medeniyeti ve Batı Avrupa'nın politik gelişmeleri konularında sistematik bir çatı geliştirmiştir. Hayatının sonlarına doğru, bütün fikir ve görüşlerini içine alan, 'Ekonomi ve Toplum' (Wirschaft und Geselcshaft) adlı eserini yazmaya başlamış, fakat bu eseri tamamlayamadan ölmüştür.
Bu eserin ilk bölümü Henderson ve Parsons tarafından 'Ekonomik ve Sosyal Örgüt Teorisi' adı ile İngilizceye çevrilmiştir(The Theory of Economic and Social Organization). Aynı eserin çeşitli bölümleri ve Weber'in yazılarından bir kısmını alan bir eser, Gerth ve Mills tarafından 'From Max Weber:Essays in Sociology' adı altında İngilizceye çevrilmiştir. Max Weber 'Genel İktisat Tarihi' (General Economic History) adı altında yazmaya başladığı eserini de tamamlayamamıştır. Bu eserin birinci cildi 'Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu' (Protestan Ethic and the Sprit of Capitalism' adı altında İngilizceye çevrilmiştir. "
Başlayıp ta bitiremediği bu eserlerin ardından Max Weber ; 56 yaşındayken 1920 yılında vefat etmiştir.
1.2)Bürokrasinin Tarihsel Gelişimi
a)Geleneksel Bürokrasi
İlk çağlarda ortaya çıkmış olan Mısır ve Çin medeniyetlerinin devlet sistemi içerisinde yeralan bürokrasi anlayışı, patrimonial (atadan kalma) bürokrasinin ilk ve en sade örnekleridir.
"Çin’de bürokrasi, Çin'in büyük ve yaygın bir devlet olması, kuzeyden gelen akınlara karşı büyük bir ordu beslemesi, Çin Seddi gibi büyük bir bayındırlık işine girişmesi, kültürün saf olması gibi faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Öte yandan Çin hükümdarları derebeyliklerin genişlemesine engel olmak için kısa süreli hizmet, memurların doğup büyüdüğü bölgede görev yapmasının yasaklanması ve devlet memurluğuna giriş sınavları v.b. önlemler almışlardır. Bu önlemlerde Çin'de bürokrasinin gelişmesine neden olmuştur. Çin bürokrasisi genel esasları bakımından demokratik esaslara dayanmıştır.(Memurların sınavla işe alınmaları demokrasiye bir örnek teşkil eder.
Eski Mısır'ın çok gelişmiş idari yapısının ortaya çıkışında, hükümdarın ilahların yeryüzündeki temsilcisi sayılması, planlı ekonomi sisteminin uygulanması gibi faktörler rol oynamıştır. Nil nehrinin Mısır'ın ekonomisinde oynadığı büyük rol nedeniyle nehir taşmalarının sulama tesisleriyle önlenmesi gerekmiş; bu iş, çok büyük bir memurlar sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştır." Ayrıca Çin Seddi’nde olduğu gibi Kıptilerin de piramitler gibi zamanın şartlarına göre yapılması çok zor olan, yıllar süren ve yoğun bir iş gücü ve planlamayı gerektiren yönetsel projelere girmiş olmaları da Mısır bürokrasisinin gelişmesinde rol oynamıştır.
Orta çağdan günümüze kadar hiyerarşik yapısını koruyan Katolik kilisesi de bürokrasiye örnek teşkil eder. Bürokrasinin başta gelen özelliğinin 'büyüklük' olması, belli bir yönetim ve örgütlenme şeklini ifade etmesi nedeniyle, tarih boyunca ordular da bürokratik örgüt tipini temsil etmişlerdir.
b) Modern Bürokrasiler
XVIII.Yüzyılın sonlarına doğru buhar makinesinin keşfi ve akabinde gerçekleşen 'Sanayi Devrimi' nin etkisi beklenmedik şekilde olmuş ve hemen hemen bütün insanlığın, binlerce yıldır devam ettiregeldiği yaşam tarzı büyük değişime uğramıştır.
Sanayi devrimiyle birlikte o güne kadar sürdürülen kol gücüne dayalı üretim tarzından makinelerin büyük önem kazandığı üretim tarzına geçilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak geleneksel üretimden fabrikasyon üretim tarzına geçilmiş, yeni yeni işletmeler ortaya çıkmış ve kırsal kesimden kentlere büyük kitlesel göçler meydana gelmiş ve bir çok problemle beraber metropoller oluşmaya başlamıştır. Yaşanan teknolojik gelişmeler ile birlikte meydana gelen üretim patlaması insanlarda klasik yaşam koşullarından daha fazlasını isteme ve hayat standartlarını yükseltme isteğini doğurmuştur. "Sanayi devriminin teknolojisi büyük kuruluşları gerekli hale getirmiş, ayrıca endüstri merkezlerinde yığınlaşan kütlelerin ihtiyaçlarının karşılanması da kuruluşların büyümesine yol açmıştır. Kurumların büyüklüğü, bürokrasinin en belirgin yönünü teşkil eder. Bu nedenle sanayi devriminden sonra, ekonomik amaçlı kuruluşlarda da bürokrasileşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Bunun gibi, sendika, siyasi partiler vb. gibi ikincil gruplar da giderek bürokrasileşme süreci içine girmişlerdir. Bürokrasi literatüründe bu tür bürokrasilere 'modern bürokrasiler' denmektedir."
İlk çağ medeniyetlerinden itibaren ortaya çıkmasına karşı bir yönetim ve örgüt düzeni olarak bürokrasinin asıl gelişmesini sanayi devriminden sonra göstermesinin çeşitli sebepleri vardır. Bu nedenleri maddeler halinde sıralayacak olursak ;
1-"Bürokrasinin gelişmesinde para ekonomisi zorunlu olmamakla birlikte gerekli koşullardan biridir." Adam Simith'in iktisata yaptığı katkılarla Avrupa'da merkantilist felsefenin ortadan kalkarak ekonomik hayatın canlanması ve değiş-tokuş usulüne dayanan ticaretin yerini para ekonomisine bırakması ve ilk merkez bankalarının kurulması XVIII.yüzyıl sonlarından itibaren bürokrasinin hızla gelişmesine katkıda bulunmuştur.
2-Teknolojik gelişmeler sonucu insanların artan ihtiyaçlarına karşılık verebilmek için sosyal ve siyasal sistemlerin artan fonksiyonları beraberinde bürokrasileşmeyi gerekli kılmıştır.
3-Değişen dünyada klasik üretim ve yönetim metodlarının ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmesi, verimliliğin önem kazanmasının örgütleri rasyonelleşmeye sevketmesi.
4- İnsanların artan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ömürlerini gelişen sosyal kurumların kural ve kaideleri içinde geçirmelerine neden olan psikolojik faktörler.(Atilla Baransel'e göre bu faktörler;emniyet duygusu, prestij düşkünlüğü, iktidar ve nüfuz kazanma gibi etmenlerdir.)
5- Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak çok büyüyen işletme ve yapılarıda önemli bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle kapitalist sistem de bürokrasinin gelişmesi için uygun bir ortam oluşturur.
c) Weber ve Bürokrasi Modeli
Klasik yönetim modelinin üçüncü ve son yaklaşımı olarak kabul edilen "Bürokrasi Modeli" Max Weber tarafından 1900'lü yılların başlarında geliştirilmiştir. Weber'den sonra gelen Alvin Gouldner, Peter Blau, Robert Merton, Philip Selznick gibi yazar ve bilim adamları tarafından ayrıntılı olarak incelenerek daha da geliştirilmiştir.
Weber tarafından kural ve kavramları ortaya konarak geliştirilen bürokrasi; günlük dilde kullanılan ve önceki bölümlerde de nispeten bahsedilen bugün git yarın gel anlamının aksine, bir organizasyon yapısını ifade etmektedir. "Max Weber'e göre bürokratik bir yapı etkinlik açısından ideal bir organizasyon yapısıdır."
Weber ortaya koyduğu ilkelerin izlenmesi ile ideal örgütün kurulabileceğini, etkin , ideal, şahsa göre değişmeyen ve rasyonel bir organizasyon yapısının oluşacağını savunmuştur.
Weber yaşadığı dönem itibariyle, Almanya'nın hızla sanayileşerek geliştiğini ancak 'Junkers' lerin (gelenekçilerin) politik rejiminin endüstrileşmeyi engellediğini düşünmüştür. Öte yandan Weber "patrimonial aile yönetimine dayanan yönetim sisteminin de büyük çaplı örgütler için yeterli olmadığını sezmiş; geleneksel toplum niteliklerinin üstesinden gelmek için örgütlerin rasyonelleştirilmesi ve kapitalist devlet yönetimine etkinlik kazandırılması gerektiği tezini savunmuştur. Adam Simith, İngiltere'de merkantilist politikanın terkedilmesine yol açıp kapitalizmin gelişmesini sağladığı gibi, Weber de geleneklerin ve ekonominin politik kontrolünün terkedilmesine, bilgi ve teknik maharete dayanan yönetimin önem kazanmasına yol açmakla kapitalizmin gelişmesinde rol oynamıştır."
Weber'in bürokrasi modeli geliştirdiği sosyal teorinin bir bölümünü teşkil eder. Aslen bir sosyolog olan Weber ; toplumun ekonomik ve politik yapısını incelerken biçimsel örgütlerle dolaylı olarak ilgilenmiştir. Weber: "1-Bürokrasi adını verdiği bir bütünün özelliklerini belirlemeye 2-Örgütlerin büyümesini ve büyümenin nedenlerini tasvir etmeye 3-Bürokrasiyle birlikte oluşan diğer toplumsal değişmeleri ayırmaya 4-Bürokratik örgütün rol ve etkilerini ortaya çıkarmaya çalışmıştır."
Rasyonel bir araç olarak örgüt veya diğer bir deyişle bürokratik model örgütsel açıdan işletme kavramı; klasik yönetim kuramcılarının ilkelerinden ve Max Weber'in bürokratik ideal örgüt tipinden çıkarılmış kurallardan ilham alan açıklayıcı bir modeldir. Bu ortaklaşa yaratılmış model, örgütlerin teknik düzeyinde odaklanır, belirlilik koşulları varsayılır ve yöneticilerin bütün ilgili değişkenleri kontrol ettikleri düşünülür. Esasında bu model ne yeni koşullara uyma ve ne de yenilik yapmakla ilgilidir. Fakat, verilen amaçlara ulaşmak için kaynakların etkili kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu mantıksal mekanik örgüt tipinin temel yapısal ve işlevsel özellikleri bir amaçlar takımının varlığını gerektirir ve onlara dayanır. Bu amaçlardan uygun yönetsel ve tekniksel görevler meydana getirilir. Koordinasyon ve planlar için yönetsel kural ve süreçler katı bir otorite yapısıyla birlikte hizmet ederler ve çeşitli görevleri amaçlar doğrultusunda birleştirirler. Haberleşmeler, bireysel rollerin önemli ve rutin olarak inceden inceye saptandığı hiyerarşik kanalları izler. Bireysel davranışlar hemen hiç yoktur, kişisel olmayan kural ve normlar ise örgütün hizmetindeki kaynakları en iyi biçimde kullanmaya yöneltilmişlerdir. Kontrol ve revizyon sistemleri arzulanan davranışı güçlendirmek için dizayn edilmişlerdir. Çatışmalar kadar amaçlar ve araçlar üzerindeki tartışmalarda yasaklanmıştır. Bu örgüt biçimi rasyonelliğe, açıklığa ve düzenliliğe dayanma ve bağlanma olarak nitelendirilmiştir.
2.1) Weber’in Yetki Tanımlaması
Weber ideal bürokrasi tipinde üç egemenliği meşru saymıştır. Bu egemenlik çeşitlerinin kaynaklarını yetkiye dayandırarak yetkiyi üçe ayırmıştır. Ona göre yetki "belli bir grubun belli bir kaynaktan çıkan emirlere itaat etme olasılığı" şeklinde tanımlanmıştır.
a- Geleneksel Yetki : Geleneksel yetki kişisel olup doğuştan kazanılan statüye bağlıdır. Yetki ve emirler geleneklere aykırı olmadığı takdirde meşrudur. Geleneklerin kutsallığına ve bu gelenekler altında yetkilerini kullananların meşruiyetine dayanır. Geleneksel yetki devamlı idari yapıların temelini oluşturacak kadar istikrarlıdır.
b- Karizmatik Yetki: Karizmatik yetkide kişiseldir. Ancak geleneksel yetki gibi doğuştan ve geleneklerden kaynaklanmaz, sonradan kazanılır. Karizmatik yetki bu yetkiyi kullanan kişilerin kutsallık, kahramanlık vb. gibi üstün nitelikleri sonucu ortaya çıkar. Weber’e göre karizmatik şekiller istikrarsızlık ve kriz dönemlerinde olağanüstü önlemler gerektiğinde bu önlemleri sağlamayı vaat eden birileri çıktığında ortaya çıkar. Lenin, Hitler, Gandi ve Mao karizmatik liderlerin günümüzdeki birkaç örneğidir.
c-Ussal-Yasal Yetki: Diğer iki yetki çeşidinin aksine bu yetki çeşidi kişisel değildir. Bu yetki mantıki kaideler ışığında yapılan seçimler sonucu elde edilir ve yine aynı şekilde devredilir. Emirler herkesi bağlayıcı niteliktedir. Bu yetki daha spesifik ve daha evrensel bürokratik yapılar için temel sağlar.
Weber'in bürokrasi modeli bu yetki çeşitlerinden yasal yetkiye dayanmaktadır. Bu nedenle bu yetkiye 'Bürokratik Yetki' de denmektedir. Bürokrasi modeli için en uygun yetki çeşidinin yasal yetki olmasının sebeplerini yine Weber açıklamıştır. Weber'e göre yasal yetki
I- Yönetimde devamlılık sağlar. II- Yönetsel pozisyonları işgal edenler, yeteneklerine göre ve ussal seçilirler. III- Üstlere yetkilerini kullanmaları için yasal olanak ve araçlar sağlanmıştır. IV- Yetkinin mahiyet ve sınırları açık ve seçik olarak belirlenmiştir.
Aşağıdaki tablo üç çeşit yetkiyi örnekleriyle göstermektedir.
Yetki Tipi Tanım Örnekler Geleneksel Geleneğe dayalı itaat Hint kabile reisleri,krallar Karizmatik Özel kişisel niteliklere bağlı itaat Martin Luther king,Mahatma Gandhi, Bill Gates Ussal-Yasal Organizasyonda bulunan üstlerin pozisyonlarına itaat Polis memurları, örgüt liderleri
2.2) Bürokrasi Modelinin Genel Nitelikleri
İdeal bürokrasi modelinin genel niteliklerini maddeler halinde sıralayacak olursak:
1- İdeal bürokrasi yapısında açık ve seçik bir şekilde belirlenmiş görev ve yetkileri tanımlanmış bir hiyerarşik yapı mevcuttur. Bu şekilde her üst kademenin bir alt kademeyi denetlemesi ile kontrol fonksiyonu icra edilmiş olacaktır. Fakat bu üstlerin astlarını istedikleri gibi görevden alma yetkisine sahip olduklarını göstermez. Astların üstlerini şikayet etme hakkı ve daha üst mercilere başvurma hakkı vardır. 2- Fonksiyonel uzmanlaşmaya dayanan iş bölümü ile hız ve etkinlik sağlanacaktır. 3- Her kademedeki işlerin nasıl yapılacağına ilişkin ayrıntılı soyut ilke ve yöntemler geliştirilecektir. Bu kural ve yöntemlerin takip edilmesiyle organizasyonda koordinasyon ve ahenk sağlanacaktır. Bu ilkeler sayesinde üst kademelerin alt kademeleri kontrol ve koordine etmeleri kolaylaşacaktır. Bu ilkeler kişisel değildir ve pozisyonlara bağlıdır. Organizasyondaki mevkileri kim işgal ederse bu ilkelere göre çalışacağından örgüt yaşamında devamlılık sağlanacaktır. 4- Çalışanlar gayrişahsi (impersonal) ilişkiler içinde olmalıdırlar. Örgütün yararı açısından bir personelin davranışlarında kızgınlık veya aşırı arzu gibi hissi herhangi bir bağ geliştirmeden davranması gerekir. Bu da personelin bulunduğu kademelerin ilkeleri doğrultusunda rasyonel olarak davranması ile sağlanır. 5- Personel seçimi ve terfi sistemi teknik yetenek esasına dayanan ve işin gerektirdiği bilgi ve yeteneği ölçen sınav sonuçlarına göre şekillenecektir. Personel yine aynı koşullara haiz olduğu müddetçe o mevkide kalacaktır. Bu seçim ve terfi sisteminde herhangi bir dış faktörün etkisi kesinlikle gözönüne alınmayacaktır. 6- Organizasyonun hiyerarşik olarak düzenlenmiş birimleri birbirlerine yasal yetki ile bağlanacaklardır. Organizasyon mensuplarının kullandığı yetkinin kaynağı bulundukları organizasyon kademesi ve pozisyondur. Organizasyona dahil olan bir kişi bu anlamda yasal yetkiyi kabul eder. 7- Yönetim işlevleri, kararlar ve kurallar yazılı olarak yapılır ve saklanır. Örgüt içi iletişimin yazılı olarak yapılması esastır. Bu ilke sözlü tartışmalar sırasında da geçerlidir. 8- Örgüt bağımsızlığının korunması için örgütsel kaynaklar dış denetimden uzak tutulur. Görevlerin bir kimsenin tekeline geçmemesi için gayret sarfedilir ve hiçbir görevlinin görevini kendi amaçlarına hizmet için kullanmasına izin verilmez.
"İdeal bürokrasi modelinde memurlar bütün gücünü, işgal ettikleri pozisyonların gerektirdiği iş ve görevlerin yerine getirilmesine hasrederler. Memuriyet bir meslektir. Memur, bu mesleğin gerektirdiği uzmanlık bilgilerini, eğitim ve tecrübe ile kazanmış ve uzmanlaşmıştır." Memur resmi çalışmaları dışında otoriteye bağlı değildir, hürdür. Serbest iradeye dayanan bir anlaşma ile örgüte dahil olmuştur. Örgüte rasyonel ölçülerde sadık olması beklenir. İdeal bürokraside memur örgütte ömür boyu çalışmayı ve terfi etmeyi bekler. Çalışmaları kontrole tabidir. Bu nedenle disiplin altında çalışmak zorundadırlar.
“Bürokrasinin avantajlarına ve dezavantajlarına geçmeden önce belirtilmesi gereken bazı noktalar vardır. Bürokrasiyi anlamanın ön şartlarından biri onun ne kötü ne de iyi olduğunun benimsenmesi gerçeğidir. Bürokrasi belli bir organizasyon tipini herhangi bir değer yargısı taşımadan tanımlayan nötr bir terimdir. Ahlaki normları organizasyonlara uygulayan birisi iyi ve kötü organizasyonların varolduğunu varsayabilir. İyi bir organizasyonu övmek ve kötü organizasyonu kötülemek bürokratik yapının doğasından kaynaklanmaz. Bürokrasi sadece etkili bir araç-amaç ilişkisine ulaşmak için kullanılan idari bir aparattır.”
2.3) Bürokrasinin Üstünlükleri
Bürokrasinin olumlu özellikleri ele alındığında kompleks görevleri basitleştirmesi özelliği en önce gelir. “Örgütler devamlı olarak karmaşık çözümler gerektiren karmaşık problemlerle karşılaşırlar. Çözümlerin bulunması ancak sorunların birbirleriyle bağlantılı, basit sorunlara bölünmeleriyle sağlanır. Bürokratik organizasyon bu şartı bütün organizasyonu uzmanlaşmış altbirimler dizisine bölerek sağlar. Bu birimler toplam operasyonun yalnızca bir safhasındaki sorumluluğu alırlar.
İkinci avantaj ise birinci avantaja bağlı olarak onu takip eder. Küçük parçalara ayrılan karmaşık problemler daha sonra bir grup eğitimli uzman tarafından incelenir,analiz edilir ve çözüme kavuşturulur. Bu uzmanlar problemlere maksimum etkinlik, hız ve doğrulukla karşılık verirler. Uzman bilgisinin kullanılması etkinliği ve amaca ulaşmayı artırır.”
Belirli bir faaliyet alanına iyi bir stratejiyle bağlanan hem kararlı bir çevre ve hem de mantıksal bir düzenleme içinde bürokratik kurallar çerçevesinde işlev yapan işletmeler, yüksek bir başarı ve etkinliğe ulaşabileceklerdir. Bu işletmelerin başarıları tepe yönetiminin çevre hakkında kusursuzca karar verme ve açık seçik bir strateji saptama yeteneğine bağlıdır. Mevcut biçimlendirme ile getirilen iyileştirmeler ve çağdaş yönetim teknikleri bürokratik örgüt modeline prestij ve uzun ömürlülük sağlarlar.
"Weber'e göre, bürokratikleşmiş bir yönetimde doğruluk, hırs, kesinlik, dosya bilgisi, süreklilik, gizlilik, birlik, tam bağımsızlık, sürtüşmenin maddi ve kişisel maliyetlerinin azaltılması optimum noktasına getirilir. Tüm öteki yönetim biçimleriyle karşılaştırıldığında uzmanlaşmış bürokrasinin, bu noktaların hepsinde daha üstün olduğu görülür."
Weber saf bürokrasinin diğer örgüt şekillerine nazaran dakiklik, devamlılık, disiplin, ve güvenilirlik bakımlarından üstün olduğunu ileri sürmüştür. Weber'e göre saf bürokrasinin üstünlük sebeplerinden birisi de ileri ölçüde rasyonel olmasından kaynaklanmaktadır. Rasyonellik ve sonuçların önceden tahmin edilebilmesi, örgütün yaşaması ve gelişmesi bakımından önem taşır. Weber, bütün bu nedenlerle bürokrasinin kütle yönetimi için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu belirtmiştir.
2.4) Bürokrasinin Olumsuz Yönleri ve Bürokrasiye Yapılan Eleştiriler
Bürokrasi modelinin savunucuları tarafından bürokrasi modelinin olumsuz yönlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için olumlu yönlerini özet olarak toplamak ve maddeler halinde sıralamak gerekirse:
1- Uzmanlaşma: Memurlar bilgi ve yetenek sınavlarına göre görevlerine yerleştirildikleri ve bu özelliklerine göre terfi ve tayin edilmeleri nedeniyle uzmanlaşma sağlanır. Son derece karmaşık olan büyük örgüt yapılarında bürokrasi modeli sayesinde gerçekleştirilen iş bölümü ve iş basitleştirme de uzmanlaşmayı sağlar.
2- Örgüt Yapısı: Bürokrasi örgüt yapısını şekillendirmesi, görev ve yetki tanımlarını yapması ve belirli bir hiyerarşik düzen sağlamasıyla örgüt yapısını sağlamlaştırır.
3- Tahmin Edilebilirlik: Bürokrasi getirdiği kural ve kaidelerle sonuçların tahmin edilebilmesini sağlar ve belirsizliğin ortadan kalkmasını sağlar.
4- Rasyonellik: Bürokraside karar ve hükümlerin objektif kriterlere göre verilmesi zorunluluğu beraberinde rasyonelleşmeyi sağlar. Ayrıca örgütün alt amaçlarının üst amaçlarına uygunluğu ve katkısını gerektirmek suretiyle amaçlar hiyerarşisinin rasyonelleşmesini sağlar.
5- Demokrasi: İdeal bürokrasi tipinde kuralların objektif olması ve herkese aynı şekilde uygulanması demokratik özellikler taşıdığını gösterir.
Bütün bu olumlu fonksiyonlarına rağmen bürokrasi modeline yapılan en ağır eleştirilerde aslında bu temel özellikleri açısından yapılmıştır. Kimi yazarlar bürokrasinin olumsuz yönlerini büropataloji olarak adlandırmış ve bunun nedenlerini de büropatik davranışlardan kaynaklandığını savunmuştur. Kimileri de aynı olguya bürokratizm adını vermişlerdir.
Warren Bennis bürokratik yapının modern topluma uymadığını ve bu tür yapıların sonunun geldiğini iddia etmiştir. Bürokrasiyi eleştirenler tarafından ortaya atılan iki kanun bürokratik modellerin uygunsuz sonuçlar doğuracağı savı üzerinde birleşmektedirler. Bunlar:
a) Parkinson Kanunu : Bürokratik personelin sayısı ile yapılacak iş sayısı ters orantılıdır. b) Peter ilkesi (Peter principle) : Bürokratik yapılarda kişiler gerekli yeteneklere sahip olmadıkları kademelere kadar yükselirler.
Ekonomik, sosyal ve teknolojik çevreler örgütler için değişimlerin ve belirsizliklerin faal kaynakları haline gelmişlerdir. İşletmelerin hepsi pazar ve teknik değişmelerle veya belirsizliklerle aynı oranda karşılaşmazlar. Bununla beraber bütün endüstrilerde değişim temposunun artmış olduğu düşünülebilir. Emery ve Trist, örgütsel değişimin incelenmesinde ana sorunun, örgütün çalıştığı çevresel kısımlarda teknolojik değişimin etkisi altında artan oranda bir değişmenin olduğunu vurgulamaktadırlar. Terrebery de birçok biçimsel örgütlerin çevrelerinde artarak meydana gelen karışıklıklara değinmiş ve bunun nedenini bürokratik örgüt dizaynına sıkı sıkıya bağlanmakta görmüştür. Değişim süratindeki artış örgütler arasındaki karşılıklı bağlılığı arttıran ve örgütler için büyük bir uyabilirlik yeteneği gerektiren etkiler yapmaktadır.
Birçok düşünür yenilik ya da çevreye uyabilirlikle bürokratikleştirme derecesi arasında ters bir ilişki bulunduğu savını ileri sürmektedirler. Bennis ise, bürokratik model hakkındaki görüşlerini şu şekilde vurgulamaktadır. "Bürokrasi, bireysel ve yönetsel amaçlar arasındaki gerilimi giderme yeteneğinden yoksundur. Bununla birlikte, bu çatışma, bazı hallerde bireysel gelişme ve doyumu kapsayan bir verimlilik artışına da vasıta olmaktadır. Bürokrasiye ikinci ve daha büyük bir darbe bilimsel ve tekniksel devrim nedeniyle indirilmiştir. Bürokrasinin ölümüne ve bürokratik yönetimin çöküşüne neden olan hususların başında çevreye uyum sorunu gelmektedir."
Genel olarak bahsedilen bu olumsuzlukların daha anlaşılır ve hatırlanabilir hale getirmek için maddeler halinde sıralayacak olursak:
1- Katılık ve Değişmezlik: Bürokratik örgütlerin katı, esneksiz ve değişmez özelliklere sahip olması nedeniyle bürokrasi değişen ortam koşullarına uyum sağlayamaz. Bürokratik modellerde formalite egemendir. Bürokratik model bürokratik sabotaja uygundur (Astların bilerek yanlış emirleri yerine getirmesi vb.) Bürokratik model yeniliklere karşı direnç gösterir. Katı ve değişmez örgütlerin yaşama şansı azdır, yaşasa bile kısa sürede modası geçmiş hale gelir.
2- Gayri Şahsilik: Bürokratik örgütler kişisel etkilerden uzak bir makine modeline benzetilir. Oysa insanın psikolojik ve sosyal bir varlık olması sebebiyle bu mümkün değildir. Bu özellikler modelde göz ardı edildiği için örgüt içindeki insan davranışları insanın kişiliğini değiştirecek kadar ileri dereceye götürülür.
3- Amaçlar Hiyerarşisinin Bozulması: Bürokratik modelde memurlar asıl amacın örgütün tüm olarak amacına hizmet etmek olduğunu unutma eğilimindedirler ve birim amaçlarını daha fazla önemser duruma gelmektedirler. Bu da amaçlar hiyerarşisinin bozulmasına yol açar.
4- Bağımsızlık Eğilimi: Bir önceki madde ile de ilişkili olan bu madde iş bölümü ve uzmanlaşmayı sağlamak için azami derecede işlerin kategorileştirilmesi ve departmanlaşmadan bahsetmektedir. Bürokratik örgütlerde tam gün çalışma zorunluluğu olmasa bile ortak personel kullanma imkanı yoktur.
5- Kırtasiyecilik ve Kontrolün Zorluğu: Düzeni korumak için konulan çok sayıda kural nedeniyle kontrolün sağlanamaması ve her şeyin yazılı yapılması zorunluluğu nedeniyle artan yoğun kırtasiyecilik ve kırtasiye trafiği de olumsuz yönlerden birisidir.
6- Düzeni Koruma Eğilimi: Görevi sona erse ve yararı ortadan kalsa bile bürokratik örgütteki bir ünitenin ortadan kaldırılması çok zordur. Mikro planda üniteler için gerekli olan bu kural makro planda örgütler içinde geçerlidir. Ayrıca çalışanlar da bu yönde davranma eğilimindedirler. Aynı zamanda bürokratik kurallar; işgörenler tarafından yanlış algılanarak bir hükmetme ve üstünlük aracı olarak kullanılıp, nihai amacın gerçekleştirilmesi için bir araç olmaktan çıkarılıp amaç haline getirilebilirler.
2.5) Weber’den Sonra Bürokratik Modele Yapılan Katkılar
Bürokratik modele yapılan bu eleştiriler ve bürokratik modelin eksiklikleri nedeniyle çeşitli bilim adamları tarafından çalışmalar yapılmış ve modele katkılarda bulunulmuştur.Bu bilim adamlarından en önemli katkıları gerçekleştiren ve kendi bürokratik modellerini kuran üç tanesi R.K.Merton, P.Selznick, ve A.W.Gouldner'dir.Bu araştırmacılar bürokratik örgütlenme tipini reddetmemekle birlikte Weber'in savunduğu gibi ideal örgüt yapısının kurulmasıyla birlikte daima verimliliğin artacağı ve çalışanların aynı tepkiyi gösterecekleri fikrine karşı çıkmışlar ve çalışmalarını örgüt üyelerinin beklenmeyen tepkilerine ve bürokrasinin beklenmeyen sonuçlarına yoğunlaştırmışlardır.
"Üç düşünürün bu hususta geliştirdikleri modeller birbirine benzemektedir. Bu üç düşünürün, üçü de, modellerinde, belli bir örgütlenme biçimini ya da örgüt üyelerinin faaliyetlerini denetlemek için belirlenmiş örgütsel süreçleri, bağımsız değişken olarak kullanmışlardır. Adı geçen düşünürler, klasik yönetim düşüncesinin felsefesine dayanan bu usullerin, beklenen ve beklenmeyen bir takım sonuçlar doğurduğunu, kurdukları modellerle göstermişlerdir."
2.5.1) Merton Modeli
Merton bürokratik sistemlerde örgüt üyelerinin beklenmeyen olumsuz davranışlarını ve bürokrasinin beklenmeyen sonuçlarını bir önermeler sistemi geliştirerek açıklamaya çalışmıştır. Mertonun önermeler sistemi hiyeraşinin üst kademesinden gelen kontrol gereği ile başlar.
Merton'un Önermeler Sistemi(*)
Davranışların standartlaştırılması ve rasyonelleştirilmesi
Bürokratik Modelde Kontrol Gereği
Bireysel ilişkilerde azalma Örgüt üyeleri tarafından örgüt kurallarının giderek daha fazla benimsenmesi Alternatifler arama çabasının yok olması davranışlarda genellikler oluşması
Daha fazla standartlaşma ve rasyonellik
Davranışlarda katılığın artması Üyeler arasında rekabetin azalması Takım ruhu ve dayanışmanın artması Örgüt üyelerinin birbirlerini koruma eğilimi artar
Bireysel hareketlerin savunulabilirlik derecesinin artması Müşterilerle olan ilişkilerde güçlükler meydana gelmesi
Müşterilerin tatminsizliği Üst yönetime yapılan şikayetler
(*) Bu şablonun oluşturulmasında "Çağdaş Yönetim Düşüncesinin Evrimi" kitabından yararlanılmıştır.
2.5.2) Selznick Modeli
Selznick de Merton gibi kontrol tekniğinin kullanılmasının ne gibi beklenmeyen sonuçlar oluşturacağı üzerinde çalışmış ancak bağımsız değişken olarak yetki devrini kullanmıştır.
Selznick Modeli(*)
Kontrol Gereği
Yetki devri
Uzmanlık gerektiren alanlarda eğitim ihtiyacının artması
Alt bölümlere ayırmanın artması Bölümler arası çıkar farklılığının artması Uzmanlaşma sonucu personel transferinin zorlaşması
Bölümler arası çatışmaların artması
Örgüt amaçlarıyla başarılanlar arasındaki farkın artması
(*) Bu şablonun oluşturulmasında "Çağdaş Yönetim Düşüncesinin Evrimi" kitabından yararlanılmıştır.
2.5.3) Gouldner Modeli
Gouldnerin sisteminde de bir alt sistemin dengesini sağlamak amacıyla kullanılan tekniklerin bir üst sistemi bozduğunu ve bunun tekrar alt sistem üzerindeki etkisini incelemiştir.
Gouldner'e göre modelde uygulanan genel ve gayri şahsi kurallar nedeniyle ve eşitlik ilkesi gereğince kontrol ve gözetim fonksiyonu daha fazla meşruluk kazanır. Bu meşruluk hiyerarşik yapılanma nedeniyle ortaya çıkan iktidar belirginliğini azaltır ve bireyler arası gerginlik düzeyi düşer.
Ancak konulan kural ve kaideler kabul edilmemiş davranışları da belirleyerek asgari davranış standartlarının belirlenmesine yol açar. Üyeler kapasiteleri oranında değil de bu belirlenen standartlara göre davranmaya başlarlar ve hedeflenen örgüt amaçlarıyla gerçekleşen arasındaki fark giderek artar. Bunun üzerine daha fazla gözetim ve kontrol için kurallar uygulanmaya başlar. Kontrol ve gözetim sıklığının artması başlangıçta azalan gerilimi artırıcı yönde etki ederek sistemin dengesini bozar.
Taylor'un 'Bilimsel Yöntem'i , Fayol'ün 'Yönetsel Teori'si ve Weber'in 'Bürokratik Model'i neden klasik yönetim teorisi adı altında genelleştirilerek kabul edilmektedir. Oysa bu üç yöntemin kurucuları arasında zaman zaman zıtlaşmaya varan görüş farklılıkları oluşmuştur. Taylor fonksiyonel uzmanlaşmayı savunurken Fayol buna karşı çıkmış, Fayol yazılı iletişimin örgüt üyeleri arasında ki ilişkileri zedeleyeceğinden ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet vereceğinden yola çıkarak azaltılabileceğini hatta bazen tamamen kaldırılması gerektiğini savunurken Weber bunun tam aksini iddia etmiş hatta sözlü tartışmaların dahi kağıda geçirilmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Bilimsel yönetimin kurucuları işçi kökenli mühendisler olurken yönetsel teori üst kademe yöneticiler, bürokrasi modeli ise bilim adamları tarafından kurularak geliştirilmişlerdir.
Bu sorunun cevabını ararken aslında bütün klasikçilerin etkilendikleri Adam Simith'in Klasik Firma Teorisi'nden bahsetmek gerekir. Kısaca klasik firma teorisi:
1- Firma girdi ve çıktı miktarları ile fiyatlardaki değişikliklerle ilgilenir. 2- Firma amaca ussal biçimde ulaşır. 3- Firmanın fonksiyonu ekonomik girdileri ekonomik çıktılara dönüştürmektir. 4- Firmanın içinde faaliyette bulunduğu koşulları değişmez.
Klasik firma düşüncesinin klasik yönetim düşüncesi üzerindeki etkilerini kısaca özetlemek gerekirse:
1- Klasik yönetim düşüncesinin dayandığı 'ekonomik insan' modeli klasik firma teorisinden alınmıştır. 2- İş bölümü ile uzmanlaşma sonucu üretimde verimliliğin artması klasik firma teorisinden gelir. 3- Klasik firma teorisinde girişimcinin karar veren kişi olarak vurgulanması klasik yönetim düşüncesinde yöneticinin rolünün karar verme olduğu temel öncülünün kabul edilmesine yol açmıştır. 4- Çevre şartlarının sabit kabul edilmesi veya dikkate alınmaması klasik yönetim düşüncesindede geçerliliğini sürdürmüştür.
Bu üç model ya da teoride; klasik firma teorisinin yukarıdaki etkileri olmakla beraber felsefe, varsayım ve içerik bakımından bulunan benzerlikler nedeniyle aynı kategoriye alınmışlardır. Bu nedenleri maddeler halinde sıralayacak olursak
1- Her üç model de aynı dönemin ürünüdür. Dolayısıyla olaylara bakış ve değer yargılarında aynı paradigmanın izleri görülür. 2- Her üç model de geleneksel yönetim uygulamalarına bir tepki olarak doğmuşlardır. 3- Her üç model içinde nihai hedef ve başarı ölçüsü ekonomik ve teknik verimliliktir. 4- Her üç model de örgütü kavramsal olarak kapalı sistem kabul etmişlerdir. 5- Her üç model de temel olarak mekanik örgüt yapısını kabul etmişlerdir. 6- Her üç model de biçimsel örgüt üzerinde yoğunlaşmıştır. 7- Her üç model de ussallık ve rasyonellik esasları üzerinde durmuşlardır. 8- Her üç modelde de yukarıda bahsedilen verimliliğin sağlanması için en ideal örgüt tipinin ve yönetim şeklinin nasıl olması gerektiği konusu incelenerek evrensel kanunlar geliştirilmeye çalışılmıştır. 9- Her üç modelde de insanın psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçları göz ardı edilerek insanlar makine sistemlerinin bir parçası gibi düşünülmüşlerdir.
Bibliyografya
1-Baransel, Atilla; Çağdaş Yönetim Düşüncesinin Evrimi, Fatih Matbaası, İstanbul,1979.
2-Büyük Larousse, 1986.
3-Ceylan, Adnan; Örgütsel Davranışın Bireysel Boyutu, GYTE Baskı ve Foto Film Merkezi, Nisan 1998.
4-Gawthrop, C. Louis; Bureaucratic Behavior in the Executive Branch: An Analysis of Organizational Change, The Free Press: A Division of Macmillan Publishing Co, Inc. New York, 1969.
Attila İlhan'ın ilk vasfı bir sesi oluşu; sıcak ve aydınlık bir ses.."Hangi Batı" bir facianın hikâyesi: iki yüzyıldan beri kurbanı ve kahramanı olduğumuz bir facianın...
Babıâli'ye tavsiyemiz şu: hükümetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine, size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa'nın şartları başkadır, Türkiye'nin başka.
Çapkın, çakırkeyif, derbeder bir üslup. Şımarık, atak, serazad bir zekâ. Kızdırdığı zaman bile sevimli. Kitabı gülerek kapıyorum, yarı sarhoş, yarı mutlu, yarı doymuş, yarı aç.
"Hangi Batı" bir facianın hikâyesi: iki yüzyıldan beri kurbanı ve kahramanı olduğumuz bir facianın.(1) Bu millî dram, şairin kalemiyle "feerique"leşmiş. Dost bir sesin musikisi, Ariel'in rebâbı gibi, sizi şiire ve şirin'e kanatlandırıyor. Evet, Attila İlhan'ın ilk vasfı bir sesi oluşu; sıcak ve aydınlık bir ses.
Düşüncelere gelince... Bu haşarı üslup, düşünce yumağ1 ile oynayan sevimli bir kedi yavrusu: koşuyor, zıplıyor, saklanıyor, tekrar fırlıyor bir köşeden. Kâh açılıyor, kâh düğümleniyor yumak. Arada bir koptuğu da oluyor. İlhan, çok defa şair, bazen gazeteci, bazen de bir derginin Paris muhabiri. Muallim Naci'nin tehzibinden geçmemiş bir Cenap. Türkçe yazan bir Ali Namık. Daha usta, daha tecrübeli bir Ali Kemal, Paris Musahabeleri nin Ali Kemal'i.
Kitaba Niyazi Berkes'den bir epigrafla giriyoruz, iştihayı tıkayan kakavan bir epigraf. Bir avuç kelime leşi...
"Önsöz yerine", gerçek bir beyanname. Şuura bıçak gibi saplanan, yalın ve gür bir ifade. Uçurumun kenarında uyanan bir vicdan, nesillerin şikâyetlerini haykırıyor, şikâyet ve gafletlerini. Anlaşıyor muyuz? Temelde, evet; teferruatta, hayır.
"Çağdaşlaşmayla batılılaşma arasındaki fark" ne demek? Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nazenin taze bir makyajla arz-ı endam etti: çağdaşlaşma. Intelijansiyamızm uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat'dan beri tanıdığımız Batı'nın son tecellisi. Çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın kıstası ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü... Çağdaşlaşmak, elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak. Avrupa bizi çağdaş ilan etti, Avrupa, daha doğrusu onun yerli simsarları. Zira, apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. İki yüzyıldır bir "anakronizm"in utancı içindeyiz, sözümo-na bir anakronizm. Bu 'çağdışı' ithamı, ithamların en alçakçası ve en abesi. Haykıramadık ki, aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlık, neden Hıristiyan ve kapitalist Batı'nın abeslerine perestiş olsun? Fâni ve mahallî abesler. Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi tarihine ihanet etmek ve köleliğe peşin peşin razı olmak değil midir? Çağdaşlık masalı, bir ihraç metaı Batı için, kokain gibi, LSD gibi, frengi gibi. Şuuru felce uğratan bir zehir. Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı asrileşmektir, asrîleşmek yani maskaralaşmak, gavurlaşmak.
İlhan, çağdaşlaşmak "sorununu", "çağdaş yöntemlerle ulusal uygarlık bileşimi yapmak" diye alıyor. Çağdaş yöntem ne demek kuzum? Başka bir medeniyetin hazırladığı, başka bir medeniyetin hâkimiyet kurmasına yarayan karanlık güçlerin bütünü değil mi? Bu yöntemler, ülkeden ülkeye aktarılabilir mi? Çok titiz, çok sabırlı bir ayıklamadan geçirilmeleri, ehlileştirilmeleri gerekmez mi? "Ulusal uygarlık" ağacına nasıl aşılayacağız bu yöntemleri? îki yüzyıldan beri aşılamaya çalışmıyor muyuz? Çağdaşlaşmak belli tedaileri olan bir kelime, cıvık, sinsi, kaypak.
Sevimli şair, felaketlerimizin kaynağını araştırırken "Tanzimat ve sonrası, bize, Batılıların önerdiği ve denetlediği bir batılılaşma düzenidir," diyor., "bu düzen imparatorluğu batırmıştır, çünkü endüstrileşmeyi sağlayan değil, engelleyen bir tutum içermektedir".(2) Şüphe mi var? Dört kıtayı sömü-rerek palazlanan kapitalizm canavarı, bindiği dalı kesecek değildi ya!
Sonra, hatalarımızın altını çiziyor İlhan: "Bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı'nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi".(3) Bu şahane tesbitlere bazı müdahaleler yapalım: yaptığımız batılılaşmak değildi, çünkü batılılaşamazdık. Bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale edemeyeceği, Danilevski'den beri bir kaziye-i muhkeme. Batı bizim sandığımız gibi değildi, iddiasına gelince hem doğru hem yanlış. Biz kimiz? Atıf Efendi mi, Sadullah Paşa mı, Fuat Paşa mı... Emin Bülent mi, Celal Nuri mi, Abdullah Cevdet mi? Üçüncü cümle, 'Batılıperestler'e ithaf olunur, mahza hakikattir.
Batı'nın çıkmaza saplandığını isbat için, Batı yazarlarından fetva getirmeye lüzum var mı? Ne de olsa İlhan da bizden, yani Avrupalı. Önsözün kefere isimleriyle bitmesi hastalığın vehametini göstermiyor mu?
Birinci bölüm: "Neuüly'de bir Pencere". Bir şiir başlığı değil mi? Vaitkâr ve cazip. İlhan bir hatırasıyla giriyor bölüme: "Genç bir ozan hatırlıyorum. Yumruğunu göğsüne vura vura 'Ben, demişti, Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben'". Bu parçalanışın başka bir milletin tarihinde benzerine rastlayamayız. Sadullah Paşa'nın Paris sergisindeki aptalca hayranlığıyla başlayan bir dramın son perdesi... Genç Osmanlılardan, genç sosyalistlere kadar bütün Türk aydınları bir hıyanet psikozu içindedir.. Bu bir alınyazısı mı? Yani, haşin ve kaçınılmaz bir muayyeniyet mi söz konusudur? Elbette. İmparatorluğun yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir, zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile, acıları ile... Kadıdır, müftüdür, tahrirat kâtibidir vs. Toplumun herhangi bir ferdiyle aynı camide namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Ne imtiyazı vardır, ne imtiyaz peşindedir. Tanzimattan sonra durum değişir. Aydın, kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır; kendi tarihinden, yani kendi insanından. Batı'nın temsilcisi olduğu ölçüde aydın. Batı medeniyetine bağlanmak, deri değiştirmekle olmaz. Daha köklü, daha uz-vî bir istihale gerek. Aydın, bu istihaleyi başardığı, yani ihanette muvaffak olduğu ölçüde benimsenir Batı tarafından. Padişah halktır. Gerçi, o da hastalığa yakalanmıştır, "frengi hastalığına, ama yine de halk. Babıâli, Reşit Paşa'dan itibaren Avrupa'yı temsil eder. Saraydan da, halktan da kopmuş bir bürokrasi. Aydın da bir bürokrattır; o da mütevazı bir temsilcisi bulunduğu içtimaî zümre gibi şöhret ve itibarını yeni efendilerine, yani Avrupa'ya borçludur.
son mukavemet kalesi. İstese de istemese de, kalabalığı korumak mecburiyetindedir. Babıâli, bir hân-ı yağma grubu. Halkla en küçük bir teması yok. Batan bir gemide... Ve ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Aydın, kadın gibidir, hercai, kaprisli, tembel. Plekhanov, Kleopatra'ya benzetir efendiciğimi. Azgın iştihaları vardır. Avrupa, memnu meyveleriyle karşısındadır, dudaklarında büyüleyici bir tebessüm, şarkılar fısıldar ona, davetkâr şarkılar. Yüzlerce mektep, binlerce keşiş, elçiliklerle balolar, ekalliyetler, ikide bir Beyoğlu'nu zevk panayırı haline getiren şuh aktrisler ve... mürebbiyeler (Hasan Sabbah'ın cenneti kaç para eder?). Bu kesif hücum karşısında, o dev cüsseli ve dev işti-halı intelijansiyamız nasıl dayanabilirdi?
Halk maziye çivili. Bu, ahmakça bir taassup değil, insiyakî bir nefis müdafaası. Aydınların ihanetini biliyor. Korkuyor ve seziyor ki, hayatını idame ettirmenin tek şartı hareketsizlik. Bir başka lisan konuşmaktadır aydınlar, halktan nefret etmektedirler. Padişahı, kendilerini dünya zevklerinden ayıran bir hâil olarak görmektedirler. Padişah olmasa, Avrupa'nın emrinde ve Avrupa'nın inayetiyle Türkiye'yi kendileri yönetecek. Kalabalığı savaşa hazırlamak mı, ne savaşı? Kalabalık Caliban'dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban.(4)
întelijansiya, ülkesiyle her türlü bağlarını koparmış bir "desenchante"ler topluluğu. İlhan doğru söylüyor. Okumak kopmaktır. Okuduğumuz ölçüde yabancıyız. Şairi dinleyelim: "Yeni Türk sanatçısı, kendisini Batılı diye alır. İçinde yaşadığı toplumu doğulu diye küçümser. Küçük aydınlar, hatta biraz gözü açık mahalle kızları, yalnız çeviri roman okumakla, Türk filmlerine gitmemekle, basbayağı övünürler. Büyük şehirlerimizin, o Allah muhafaza, sanat çevrelerinde Fransız resmi, İngiliz şiiri, Rus müziği, İtalyan sineması herhangi bir Türk sorunundan önce konuşulur".(5)
Sonra, Pondichery'den, Antiller'den söz ediyor yazar. Ve oklarını aydın kardeşlerinin iman tahtasına saplıyor insafsızca: "Antilli yazar, halkına olmayan bir geçmiş bulmaya çalışadursun, biz rahatça var olan, hem de nasıl var olan, koskoca bir geçmişe sövmekteyiz. O kadar ki, yeni, Batılı, üstelik de ilerici sandığımız bir yazara, elin Bulgari sizin klasikleriniz nedir, diye sorunca bizim klasiklerimiz yoktur, cevabını alır".(6) Konuşan şiirin ta kendisi, şiirin yani maşeri vicdanın. Var ol İlhan! Sonra yine nesre geçiş, nesre yani ukalalığa. Bir alay kefere ismi, sevimsiz ve lüzumsuz. Şahin, hep aynı yükseklikte kanat çırpamıyor. Ama bir kanat darbesiyle tekrar yükselebiliyor hakikata: "Yok, yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne lâf? Türk'üz, Türk kalacağız. Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz (biraz karanlık değil mi?). Batılılık bu (neden Batılılık olsun, insanlık). Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil".(7)
Arkasından, gerçek Paris'i bütün tezatlarıyla sergileyen birkaç sayfa. Orada "umutsuz çırpınışlar ve çizgi dışı arayışlar var" diyor İlhan. Yabancıları büyüleyen de Paris'in bu tarafı, ama "Paris'in iç yaşantısıyla, organik yaşamasıyla kendi düşlerimizi" karıştırmayalım. Çok doğru. Ortalama Fransız, bugün de baba Flaubert'i tiksinti ile öğürten o dar kafalı, o şaşı tecessüslü papağandır. Fransızm cihanşümul hamakatine ayna tutmak isteyenler, Flaubert'in Dictionnaire des îdees Reçues'ünü uzatıversin hazrete. Fransa, ne devler ne cüceler diyarı. Kapitalizmin bütün ihtişamını ve sefaletini vitrinleştiriyor sadece. İlhan, fazla konuşuyor belki, ama ne yapsın? Yurdunun afyonlanmış intelijansiyasını uyarmak için İsrafil'in sûr'una sarılsa hakkı var.
Az sonra, şairin çok şairane bir hayretiyle karşı karşıyayız. Bir orta mektep tarih kitabında, Sümerleri, Hititleri, hatta Etrüskleri bulamayınca afallıyor. Unutuyor ki, tarih düpedüz bir ideolojidir. Avrupalının yazdığı tarih, Hıristiyan Avrupa'nın gururunu okşayacak bir masallar yığınıdır. Hele orta mektep seviyesindeki tarih! Sayın İlhan, Anatole France üstadımızın Penguenler Adası'm hatırlasın, bilhassa önsözünü. Her içtimaî sınıfın, her milletin, her medeniyet camiasının kendine göre bir tarihi vardır, hatta her tarihçinin diyecektim.
Şairin elinde kelimeler zaman zaman, karanlıkları aydınlatan birer şimşek pırıltısı oluveriyor: Yeni roman, gerçeküstücülük vs. hep belli bir bünyenin hastalıkları. Biz mecbur muyduk bunları ithale? İlhan doğru söylüyor: "Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur".(8)
İkinci bölüm: "Kuşku Kapısı". Yalanla beslenen bir neslin ızdıraplarıyla karşı karşıyasınız; ızdırapları, isyanları ve arayışlarıyla. "Yirmi yıldır her toplumsal sınavda çaka çaka başımız döndü" diyor şair. Sonra, intelijansiyamızı Baytekin'in uşağı Kolu'ya benzeterek faciayı bir mizahla beşeri-leştiriyor. Severek okuyacaksınız o sayfaları.(9) Asırlık bir faciayı üç kelimeye hapsetmiş: "Uşaklaşmayı uygarlaşmak sanmak". "Hangimiz Batı'dan bizim toprağımıza gelmiş bir yaman Baytekin'in sağ kolu değiliz?.. Filanın Baytekin'i Bertold Brecht'dir, falanmki Andre Breton'dur, feşmekanın-ki Sartre, Joyce ya da Garaudy!" Sonra coşuyor ilhan ve yeniden bir vicdanın sesini duyuyorsunuz: "Çinhindi'nde tam Fransızlaşmak, tam Amerikanlılaşmak için nasıl birtakım Kolu'lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeğe uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatının imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık Batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin".(10) Nur ol aziz şair!
Birden Metternich'in öğüdünü hatırladım; tarihin derinliklerinden gelen bir dost sesi:
"Devlet-i Aliyye günden güne zayıflamaktadır. Niçin sak-lamalı: Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini III. Selim'in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden, II. Mahmut son haddine vardırır. Babıâli'ye tavsiyemiz şu: hükümetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine, size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa'nın şartları başkadır, Türkiye'nin başka. Avrupa'nın temel kanunları, Doğu'nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır, ithal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler".(11)
1-Attila İlhan, Hangi Batı, ikinci basım, Bilgi yayınevi, İstanbul 1976.
2-a.g.e., s. 15.
3-a.g.e., s. 17.
4-Shakespeare'in "Fırtına"sında adı geçen kahraman. Bir büyücü ile Şeytanın oğlu. Daha büyük bir güce boyun eğmek zorunda kalır ama daima başkaldırır.
5-agc, s. 28.
6-a-g-e., s. 30.
7-a-g-e., s. 30.
8-a.g.e., s. 83.
9-a.g.e., s. 91 vd.
10- a.g.e., s. 94.
11- Engelhardt. Ed. La Turauie et le Tanzimat, Paris, A. Cotillon, 2 cilt, 1882-1884, c. 1, s. 48 vd. Türkçe çevirisi Ali Reşat, Türkiye ve Tanzimat, Kanaat Kütüphanesi, 1912.
Cemil Meric'in konuyla ilgili diğer bazı yazılan için bkz. Bu Ülke, "Avrupa'nın Yeni bir ihraç Metaı". iletişim Yayınları, 7. baskı, 1992, s. 97-98. Mağaradaki-ler, "Kültür ve Emperyalizm". Ötüken Yayınları, 1. baskı, 1978, s. 38 vd. "Sola Göre Kültür Emperyalizmi", a.g.e., s. 46 vd. Kırk Ambar, "Avrupalılaşma mı Avrupahlaştırüma mı?". Ötüken Yayınları, 1980, s. 263 vd.
Bu kayıp kuşaktan arta kalan parçaları birleştirmeye aday yüce gücün harekete geçme vakti gelmiştir
Çocukluklarını ya da gençliklerini 1980'li yıllarda yaşayan bir grup var henüz keşfedilmeyen. Bu grubu; kimisi 80 Kuşağı, kimisi X- Kuşağı, kimisi Saklı Kuşak, kimisi de Ara Kuşak olarak adlandırıyor. Hayalleri, idealleri, düşünceleri ile hala aramızda yaşayan adeta bir "gökkuşağı" olan bu kuşağı KAYIP KUŞAK olarak adlandırmanın en uygunu olduğunu düşünüyorum.
Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof Dr. İbrahim Armağan tarafından son 25 yılda gençler üzerinde belli aralıklarla yapılan bir araştırma, bu kuşağı ifade için önemli ipuçlarıyla dolu. Araştırma şöyle: 1979 yılında İzmir'de 2 bin 600 civarında genç üzerinde yapılan araştırmada gençlerden, mutluluk açısından önemli gördükleri olguları verdikleri önem sırasına göre sıralamaları istenmiş. 1979 yılının gençleri mutluluğa ulaşma yolunda ilk sıraya yüzde 21.02'lik bir yüzdeyle "sevgi"yi koymuşlar. Sevgiyi yüzde 18.20 oranıyla "özgürlük" izlemiş. Yüzde 17.83 ile "meslek-iş" gelmiş üçüncü sırada. Yüzde 17.17 ile "eğitim" almış dördüncü sırayı. Daha sonra yüzde 7.28 ile "aile", yüzde 5.14'le "sağlık" gelmiş. Ta sekizinci sırada ise yüzde 2.64 gibi çok küçük bir yüzde oranıyla "para" gelmiş.
Yani, 1979 yılının gençleri mutluluk için "sevgi"yi birinci sıraya koyarken, "para"yı çok küçük bir yüzdeyle sekizinci sıraya atmışlar. Aynı çalışmayı tam 18 yıl sonra 1997 yılında tekrarlayan Prof. Dr. Armağan, bu kez bambaşka sonuçlara ulaşmış. 1997 yılındaki bu ankete 5 bin 186 öğrenci katılmış. 1997 yılının gençleri mutluluk için ilk sıraya yüzde 20.67 oranıyla "para ve zenginlik" seçeneklerini koymuşlar. Bunu yüzde 19.97 ile ikinci sıraya düşen "sevgi" izlemiş. Sonrasında yüzde 17.97 oranıyla "meslek-iş" seçeneği gelmiş. 1997 yılının gençleri "özgürlük" seçeneğini yüzde 4.39 ile sekizinci sıraya koymuşlar. 1979'da sekizinci sırada "para" varken, 1997'de sona düşen "özgürlük" olmuş.
Bu çalışmanın son aşaması ise 2000-2001 yılları arasında, bu kez 4 bin 160 gençle yapılmış. Son aşamada da gençlerimiz mutluluk için "para"yı yüzde 20 ile gene ilk sırada tutmuşlar. Parayı yüzde 19 ile "sevgi", yüzde 18 ile "iyi bir meslek tercihi" izlemiş. Ankete katılanlar en önemli sorunlarını yüzde 30'la "ekonomik sorunlar" olarak göstermişler. Yüzde 25'le "eğitim", yüzde 16 ile "iş" gelmiş ardından. Gençlerin yüzde 27'si hiç kitap okumadığını belirtirken, boş zamanların değerlendirilmesinde ilk sırayı ezici bir üstünlükle "müzik" almış.
Bu araştırma da açık bir şekilde ortaya koyuyor ki; son 25 yılda gençlerimizin değer yargıları çok değişmiş. Dünyaya bakış açılarında büyük bir sapma söz konusu. İnsanların yaşam amaçları tamamen değişmiş. 1980'li yıllarda mutluluk için ilk sırada "sevgi" yer alırken, 2000'li yıllarda "para ve zenginlik" ilk sırada yer almış. İşte 1980'li yıllarda gençlik veya çocukluklarını yaşayan ve 1990'lı yıllarda ise fikir, aksiyon ve ideallerin aktif aktörlerini önemli kılan ince ayrıntı da burada saklı. Bana göre gerçek manada insanlığın gelecek endişesini taşıyan bu kuşak şimdilerde kayıp. Kimi bürokraside, kimi ticarette, kimi politikada... kaybolmuş vaziyette. Ancak özlerindeki cevherin hala diri olduğu düşüncesindeyim. Bu nedenle 1980'li yıların kaygılarını yaşayan bu kuşak, gerçek "Kayıp Kuşak"'tır. Çünkü o yıllarda geçmişten devraldıkları fikir, düşünce, ideal ve hayallerini hayat sahnesine taşıyamadan sönen bu kuşak şimdilerde tamamen yitik vaziyette. Altyapısı sağlam temellere dayanan bu altın neslin yeniden harekete geçmesi ve geleceğe son vazifesini yapması gerekiyor. Yapılan araştırma da açık bir şekilde gösteriyor ki; yeni kuşağın ne bir fikri, ne ideali ne de gelecek sancısı var. Bütün düşünce ve ideallerden kaymış vaziyette. Bu nedenle de günümüz gençliğine bir kuşak tanımlaması gerekirse "Kayık Kuşak" demek uygun olur sanırım. Bu nedenle Kayık Kuşağı harekete geçirecek olan grubun da Kayıp Kuşak olduğunun altını çizmekte fayda vardır.
Her kuşağın kendisiyle birlikte büyüyen aşkları, sevinçleri, hüzünleri, isyanları... vardır. Kimi kuşak canlı, dinamik, rengarenk desenler oluştururken dokudukları yaşam kilimine; kimisi de soluk, renksiz ve cılız portreler iliştirir hayat ilmiğine. Benim kuşağım ise kendisine açılan beyaz tuvale henüz bir fırça atmadan kayıplara karıştı. Ne rengarenk desenler oluşturabildi, ne de benzi soluk portreler... Henüz hayata başlamadan yorgun düştü ve ışığı erken gören Hızır gibi sonsuzluğa kanatlandı. İri, geniş ve uzun hayalleriyle sonu görünmeyen bir tünele çevirdi yönünü. Şarkılarını henüz seslendirmeden kısıklaştı ses telleri. Ne baharı, ne yazı ne de o güzelim güzü yaşadı. İlikleri buz kesen zemheride donakaldı hayalleriyle birlikte. Toprağa tohum saçtı belki de hülyaları ile birlikte. Kimi donakaldı, kimi ise güneşsiz mevsimlere terk etti tohumunu. Dolayısıyla bunca zaman ne ekin boy attı, ne de hasat mevsimi oldu.
Hızlı bir evrimleşme sürecinden geçen son asrın bu kayıp çocukların talihsiz yürüyüşü henüz nihayete ermemiştir kanımca. Yakın bir geçmişin ürünü olan üstü küllenmiş bu cevherin zamanla değerini yitirmesi mümkün değildir şüphesiz. Belki de her geçen gün değer kazanan elmas gibi geleceğe hazırlanıyor kayıplara karışan o nesil. Çünkü yaşanan bazı acı tecrübeler geleceğe yol haritası olur çoğu kez. Zamanla demlenen çay gibi kıvamına gelince kayıp kuşak, bütün bedenlerin yorgunluğunu alıverir bir anda. Ya da bir şimşek hızıyla uçuruma koşan kalabalıkların önüne geçer ve Necip Fazıl gibi haykırır kalabalıklara: "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden, Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet; Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!"
Hızla yıkıma uğrayan bu dünyanın kurtuluş reçetesi olmaya aday bu kuşak, en gizemli bakışlarıyla içimde yaşıyor. Yüreğimde canlı duran aslında ne bu alem, ne de gelecek... yaşadığım anın dumanlı atmosferinde kayıp umutların kanatlarıyla aydınlığa bir martı gibi süzülmektir benimkisi. Ya da hayatın tam ortasında yitik bir neslin duygu ve düşüncelerini seslendirmek ... Çünkü anı yaşayan, hevesini alır gider. Veya havasını... Ancak içinde saklı ideal, duygu, düşünce ve heveslerini zamanında seslendirme imkanı bulamayanların hayatında eksik bir şeyler hissedilir sürekli. İçlerinde bir giz yer alır açığa çıkmayı bekleyen. O gizin ateşi sürekli yanıp durur. Yanan ateşin o sönmeyen harı ise, ömür boyu peşini bırakmaz dolayısıyla. Çünkü bir defa o aşkla yanan yüreğin şevkini hiçbir güç engelleyemez de ondan. Bu kayıp kuşaktan arta kalan parçaları birleştirmeye aday yüce gücün harekete geçme vakti gelmiştir. O şanlı kuşak, bu güçle yeniden ayağa kalkıp yola koyulduğu vakit, şüphesiz ki arz titreyecek, denizler kabaracak ve güneş bir başka ışıldayacak. Böylece gönül fersah fersah uzaklardaki yare ulaşmanın sevincini tütsüleyecek. Aşk bu...arşın bu...hayat bu işte!
Oysa şimdilerde metropol şehirlerin o zehirli havasını teneffüs ediyorum. Ciğerlerim avuçlarıma akıyor. Gözlerim parmak uçlarımda... Bir dedektif gibi arayıştayım. Gözümün ve gönlümün ulaştığı her yerdeyim. Her şey kayıp... Hiçbir şey göremiyorum. Sadece uğradığım her sokakta kayıp bir halka içine alıyor beni. Yolumun düştüğü her meydana ise, kendimden bir nüsha bırakarak çoğalıyorum. Kaybettiğim kuşağımın çığlıklarını iliştiriyorum yüreğime, her inlemede kulağım çınlansın diye. Ez-cümle; bakiyesi büyük bir sorumlulukla yitik düşlerimin peşindeyim. Tıpkı Balzac'ın "Mutlak Peşinde"ki kahramanı Balthazar'ın o ulvi "simya" tutkusu gibi....
O, ısrarla düşünceler üstü bir kimliğin savunuculuğuna soyunmuştur. Adeta düşüncenin kırkambarı gibidir. Onda her düşünceye, her inanışa, her renge yer var.
“Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”
(Cemil MERİÇ- jurnal)
Hayatı kitaplarda bulan bir entelektüel, kızının ifadesiyle “körlüğün narını, ilmin nuruna çeviren” bir deha, ilmin bütün kapılarını “elinde demir asa, ayağında demir çarıkla” aralamış bir ansiklopedi, büyük kriz geçiren insanlığa, medeniyetimizin yeniden diriltilmesi ve kendimize yeniden gelmemiz için yüksek sesle haykıran bir “isyancı”, karanlıkları bakışlarıyla aydınlatmayı vazife bilen bir aydın, şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı, kendi ifadesiyle “başlıca işi düşünmek olan ve düşündüklerini cemiyete sunan” bir fikir işçisi …
Her insan bir ağaca benzer. Kimi meyve verir, kimi gölge, kimi koku… Bütün ağaçlar meyve vermez. Odun olarak yakılan ağaçlar da var. Aslında, “herkes kendi hayatını yaşar bir ağaç gibi…” En leziz, rengarenk meyveler veren verimli ağaçlardan birine tanık oldu yirminci asır. Kökleri bu topraklardan beslenen, dalları bütün dünyayı sarmalayan bu ulu ağaç; Cemil Meriç’tir (1916-1987) şüphesiz.
Kelimeler, onunla yeni bir anlama kavuşmuştur. O ise kelimelerini bize veriyor; “kelimeleri sana veriyorum okuyucu… onlar yanıp sönen bir oyuncak. Boş içleri, boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var, kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma içine düşersin!”
38 yaşında gözlerini kaybetmesinin hayatı üzerinde silinmez etkileri vardır. Yeniden gözlerine kavuşmayı çok arzulamış, “günde yedi zeytinle” ömrünün sonuna kadar yaşamayı istemişse de, bu mümkün olmamıştır. Ama o, bu körlük içerisinde insanlığa ışık olacak önemli eserler vermiştir. O, artık meçhule kalkan bir gemidir. Denizlerden, okyanuslardan geçip, hayatın önemli iskelelerine demir atmıştır. Her uğradığı şehre kendinden bir nüsha bırakmış ve karanlıklarımızı engin bakışlarıyla aydınlatmaya çalışmıştır.
Cemil Meriç’in o zamanlar Fransız hakimiyeti altında olan ve Fransız kültürünün hakim olduğu Müslüman-Arapların ortasında Hatay’da doğmuş(1916) olması ve ilk eğitimini orda almış olmasının entelektüel kişiliği ve yetişmesi açısından büyük bir etkisi vardır. Hatay’daki sosyal yapı onu kendi kişiliğini bulmaya zorlamıştır. Bu anlamda hayat, her yönüyle, Meriç’i geleceğe hazırlamıştır denilebilir. Ancak bu hazırlanış çileli ve yorucu bir süreçten geçmiştir. Hapis, ekonomik sıkıntı, fiziksel ve ruhsal zorluklar vs…
Geçmişle ile gelecek arasında bir köprü vazifesini görmek istiyor ve şöyle diyor: “Muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim: Kelimeden, sevgiden bir köprü…”
Köklü bir aileye mensup olan Cemil Meriç, daha ortaokullu yıllarda yazı ile ilgilenmiş ve liseli yıllarda ürünlerini çeşitli mahalli dergi ve gazetelerde (Antakya, Karagöz…) yayınlamıştır. Lise üçte başından geçen bir olaydan yola çıkarak “aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir” tespitinde bulunmuş ve yazılarında üslubunu bulmaya çalışmıştır. Zaman onu usta bir deneme yazarı ve eleştirmen yapmıştır. Bir söyleşisinde şiirden kaçmaya çalıştığını fakat bir türlü kurtulamadığının altını çizmiştir.
Cemil Meriç’e göre ömrünün ilk 38 yılı sıkıcı bir hikaye. Oysa önemli okumalarını bu yıllarda yapmıştır. Bilgiyi bu yıllarda depolamıştır. Verimi ise 1940’lı yıllarda elde etmeye başlamıştır. Meriç, gözlerini kaybetmeden 20 yıl önce, hakikat uğruna gözlerini kaybedebileceğinin altını çizmiştir.
Cemil Meriç’in dünyasını anlamak için, kitaplar aleminde fırtınalı bir yolculuk yapmak gerekir. Çünkü onun dünyası kitaplar, yeri ise kütüphane olmuştur. (Kızı ve aynı zamanda asistanı Ümit Meriç’ten öğrendiğimize göre 12.000 adet kitabı olan bir kütüphanesi vardı.) Kitaplar onun için çok şey ifade ediyordu: “Kitap bir limandı benim için. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.” O, kitapları şehirlere, şehirleri kadınlara benzetir. Ve “denize atılan boş bir şişe…” İçine duygularını, düşüncelerini, acılarını sevinçlerini “…boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.”
Fildişi kuleyi hiçbir zaman terk etmemiştir. O “miskinler tekkesinin” aydınlamış mistik bir talebesidir. Miskinler tekkesinden ateş hattına yazdığı makaleler ile fırlamıştır sürekli. Onun fildişi kulesi bir yangın kulesidir. Cemil Meriç ise o kulede bir nöbetçi… 38 yaşında gözlerini kaybedince iyice yalnızlaşan Cemil Meriç, düşünce dünyasında daha da kanatlanmaya başlamıştır. Yaşadığı zamana, çağa aykırı bir hayat profiline sahiptir. Yalnızlık, tedirginlik, hapis, idamla yargılanma, gözlerini kaybediş… vs. O, hayatını şöyle özetler: “Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman: yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi gece, vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım, kitaplarım…”
O, bu aykırı zaman ve zeminde yaşayabilmek için kendini, “kendine ait bir dünya inşa etmek zorunda” hissetmiştir. Zola’yı, korkutmayan, gevşetmeyen gençliğinin tanrılarından, Balzac’ı edebiyattaki ilk aşkı, sosyalizmi ise ideolojilerinden görür.
Cemil Meriç gerçek bir entelektüeldir.1968’lere kadar insanların “düşünce tarihini tavaf eden” uzun bir çıraklık dönemi geçirmiştir. Bu nedenledir ki o, kendisinin de itiraf ettiği gibi edebiyata, yazı hayatına bir prens olarak girmiş ve aç bir kitleye olgun meyveler vermiştir. “İstanbul’da çıkan ilk yazılarım tercüme bürosunun kepazeliklerini teşhir eder. Ben edebiyata sürünerek girmedim, prens olarak girdim, şövalye olarak girdim ve palas atena gibi zırhlarımla doğdum. İlk yazımla son yazım arasında büyük bir fark olacağını sanmıyorum. Ağaç dal, budak salmış, büyümüş, o kadar.”
Cemil Meriç sağlığında paylaşılamamıştır. Kimileri onu sol, kimileri de sağ olarak görmek istemiştir. Oysa o, ısrarla düşünceler üstü bir kimliğin savunuculuğuna soyunmuştur. Adeta düşüncenin kırkambarı gibidir. Onda her düşünceye, her inanışa, her renge yer var. O şöyle özetler bu durumu: “Hint, meçhule açılan bir kapıydı, meçhule yani insana. Dört yıl Ganj kıyılarında vecdle dolaştım, sağ dediler… Saint- Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu , sol dediler. Hint’i yazarken tek amacım vardı. Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, yani bir vehmi devirmek, bir iftirayı yok etmek. Saint-Simon’u putları yıkmak için kaleme almıştım. Her iki kitap da peşin hükümlerin rahatını kaçırdı, ne solun hoşuna gittiler, ne sağın.”
Cemil Meriç, elinde demir asa ve ayaklarında çarıkla Hind’i keşfe çıkarken, aslında düşüncenin cangılında sonsuza yürümek ve insanlığa kalıcı bir şeyler bırakmak sevdasındaydı. Ne yazık ki yeterince anlaşılamadı sağlığında ve hala keşfedilmeyi bekliyor...
Onu ve düşüncelerini daha iyi anlamak için Hind ve Saint-Simon’un derinliklerine bir yolculuk yapmak gerekir.
CEMİL MERİÇ’İN ÖZGÜRLÜK YURDU: HİND
Hint onun düşünce dünyasını alt-üst etmiş ve Asya’yı, doğu düşüncesini keşfe vesile olmuştur. Balzac’la ilgili çalışmasını bir tarafa bırakacak olursak, ilk ciddi çalışması Hint edebiyatıdır. “O kitaba harf harf hayatımı işledim. Dört yılım sayfa oldu. Hint, rüyalarımla, hicranlarımla benim. Benim türbem. Bugün ziyaretçisi yok bu türbenin, yarın olacak mı?” sözleri de, onun bu çalışmayı ne kadar önemsediğinin bir göstergesidir.
Cemil Meriç’in hayatında ve düşüncesinde önemli bir yeri vardır HİND’in. İkinci yurdu olarak görür cemil Meriç onu. Uzun ve titiz bir araştırmanın ürünü olan Cemil Meriç’in Hint çalışması, zamanında yeterli ilgiyi bulamamıştır. Cemil Meriç, bu durumdan muzdariptir, ancak yapılacak bir şey de yoktur.
Öyle ki; Hind kitabı ilkin üniversite tarafından basılmak istenmiş, ancak bir tek virgülü bile olmayan diğer hocaların ortak çalışması olarak basılma teklifi karşısında, Hind’i üniversitede bastırmaktan vazgeçmiştir.
C. Meriç’in yazın serüvenindeki ilk göz ağrısı, düşünce dünyasındaki özgürlük yurdudur Hind. Hind düşüncesi ve Hind edebiyatı üzerine yaptığı uzun araştırmalar neticesinde düşünce dünyasını şekillendiren önemli sonuçlara ulaşmıştır Meriç. O, “Olempi ararken Himalaya karşısına çıkmıştır.” Farkında olmadan Avrupa medeniyetinin menşeine ulaşmış ve Hint ile Avrupa arasında ilginç bağlantılar ortaya koymuştur. Hint edebiyatı ve düşüncesi üzerine yapmış olduğu inceleme ve araştırmalarını – ki bu çalışmaya 48 yılını gömdüğünü söyler- kendi sağlığında “Hint Edebiyatı” adı altında ilk telif eseri olarak yayınlamış ve daha sonraları “Bir Dünyanın Eşiğinde” adıyla basılmıştır. C. Meriç sonraki birçok çalışmasında da bu çalışmasına sık sık vurgu yapmıştır. Çünkü o, düşünce dünyasının oluşmasında önemli bir yere sahip olan Hint’e ya da kendi deyimiyle “ikinci yurduna” büyük bir önem veriyordu. Dünya edebiyat ve düşüncesini membaı olan bu havza, belli ki onu da derinden etkilemiş.
Batı ve Hint üzerine odaklaştırır çalışmalarını uzun süre. 18. yüzyılda Batının Hint’i yeniden keşfiyle birlikte nasıl dirildiğine şahit tutar bizi. Çünkü, o dönemde yazarın ifadesiyle; “Batı sırtını çevirmiş Doğu’ya ve yalnız Olemp’i görebilmiş, Olemp’i, yani kendini”. Bizleri de, bu ince ayrıntının içine çekerek, “yıkılış” çağının sonlarında bir aydınlık kapının nasıl aralandığını irdeler. Ve insanlığın yeniden kurtuluşu için Mezopotamya havzasında saklı hazineye dikkatlerimizi çeker. Batının, Hint bilgelerinden öğrendikleriyle karanlık bir çağı nasıl aştıklarının ipuçlarını verir bize Cemil Meriç. Bir edebiyat tarihçisinin ağzından şu tespitleri aktarıyor bize Cemil Meriç: “19.asırda Sanskritçe metinlerin Avrupa’ya gelişi batının ruh iklimini değiştirmiş; batı bu büyük hadiseyi, 15. yüzyılda Yunan yazmalarıyla Bizans şerhlerinin Avrupa’ya gelişi sonunda gerçekleşen fikri kalkınışla aynı ayarda saymış ve ikinci Rönesans adını vermiş ona.”
Cemil Meriç, batının 18. asırdaki doğuya yönelik dikkatinin hala günümüzde de geçerli olduğunun altını çizmek ister aslında. Bugün bunalımın eşiğinde olan insanlığın (hem doğu, hem de batı), doğudan (Mezopotamya) daha çok şey almaya muhtaç olduğuna dikkatleri çeker. Ve özelde Hint, bu kurtuluş reçetesinin ilk basamağı.. Tarihçiler de bu gerçeği kaydetmiyor mu? “Doğu, bütün vahiylerin kaynağı… Peygamberler Asya’nın çocuğu, yorumcular Avrupa’nın.”
Yazara göre Yunan tanrıları, doğu ile batının izdivacından doğmuştur. Ve ortaçağa gelinceye kadar Avrupa’nın, Hint’i bir masallar ülkesi olarak görmesine en büyük etki Ktesiaslar’ındır. Ve bunun neticesindedir ki Batı, Hint’i keşfe yeltenmiştir. Hint’in keşfiyle de batı, doğu’yu tanıma fırsatı bulmuştur. Ancak batının, Hint karşısındaki şaşkınlığına karşın, Asya hala suskun kalmaktadır. Bu kıtanın dudaklarına vurulan mührü kimin kıracağı, kilit vurulan kapının kimin açacağı arayışı içindedir Cemil Meriç. Çünkü insanlığın yeniden doğuş ve kendine geliş şifrelerini taşımaktadır doğu. Avrupa ve Amerika hala doğu sermayesiyle ayakta durmaktayken, ne yazık ki doğu bu müthiş potansiyelinin tam olarak farkında değildir.
Hint’in en çok etkilediği yerlerden biri Almanya’dır. Çünkü; dünyada metafizik dehaya sahip iki milletten biridir Almanya. Bu nedenledir ki Taine; “Mübalağa etmeden diyebiliriz ki, insan zekası yalnız Ganj (Hint) ve Spree (Almanya) kıyılarında düşüncenin özüne inebilmiştir.” der. Ve Hint’in batıyı büyüleyen en ünlü eseri şüphesiz ki ‘Şakuntala’dır. Batılı yazarlar, bu eser karşısındaki hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Geothe de (1749-1832) bu hayranlığını ifade edenlerden biri: “İlkbaharın çiçeklerini, sonbaharın meyvelerini görmek ister misin? Yorgun musun, kendinden geçmeye mi ihtiyacın var. Sana tek kelimede hem göğü, hem de yeri sunuyorum: Şakuntala.” Cemil Meriç, Hint yurdunun derinliklerine götürüyor bizi ve Schelling’in şu tespitiyle kesiştiriyor yüreğimizi; “bütün insanlık önceleri tek varlıktı ve tek tanrıya inanıyordu. Gerçekte bütün ulusların mitolojisi aynıdır.” Hem de, doğuya sırtını çeviren batı topraklarından yükseliyor bu ses. Cemil Meriç’in, batılı düşünürlerin ağzından doğruladığı önemli bir gerçek de; “bütün inançların, bütün düşüncelerin kökünün Hint”te olduğudur. Batıdaki bu uyanışla birlikte Avrupa’yı şekillendiren Schiller, Hegel, Marks… gibi önemli isimler doğmuştur.
Taine göre, “beşer zekasının sekreteri” olan Fransızlar da Hint’ten en çok etkilenenlerden. Doğuyla batı arasında köprü olan aydınlara dikkat çekiyor Cemil Meriç; Tagor, Romain Rolland, Tolstoy, Flaubert, Balzac, Saint-Simon, Rommohan Roy…. Her biri farklı bir yönüyle ele almış doğuyu ve bütünleştirmiş kendileriyle. Mesela, Flaubert’e göre doğu; “birbirimize anlattığımız masal”... Tabii ki doğuyu yani Hint’i ilk keşfeden Cermenlerdir. Bu arada Asya’nın da, Avrupa’ya çok şey borçlu olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Miskinler tekkesi Hint’in ilk fatihi El Biruni’dir. Ama buna rağmen Hint’i yeterince tanıyamadığımızdan, özümseyemediğimizden yakınır Cemil Meriç haklı olarak. Ve Osmanlının da gerileyiş ve çöküşünü buraya bağlar: “Osmanlı tefekkürde monogamdı. Kuran yetiyordu ona. İmanın yalçın duvarları arkasında dünyadan habersiz yaşadı. Cenk meydanlarında gördü küffarı ve küçümsedi.” Oysa, bir çağı büyüleyip insanlığın gelişimine büyük katkılarda bulunan ve batının yeni dünyalar keşfetmesine sebep olan Upanişadlar, Şakuntala, Bha*****-Gita gibi eserlere dünyaları kapalıydı Osmanlının. Bu düşüncenin doğurduğu sonuç, yıllarca etkisini gösterdi ve hala da izlerine rastlamak mümkün. Cemil Meriç’in haykırışı buna.. Ve tüm insanlığın dikkatlerinin yeniden bu noktaya çekilmesi için Hint’e bu kadar önem veriyor o.
Ne gariptir ki, bugün Hint inanç, düşünce ve edebiyat tarihini bile batı kaynaklarından öğrenmeye çalışıyoruz. Yanı başımızdaki büyük hazine hala keşfedilmeyi ve dirilmeyi bekliyor. Aslında Hint biziz ve dirilmek, şaha kalkmak isteyen de bizim inancımız, düşüncemiz, edebiyatımız…
Cemil Meriç, Hint’in içinde metafizik bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Kutsal bilgi Vedaların içine giriyor (Rig-Veda, Yacur-Veda, Sama-Veda, Atharva-Veda), Brahmanalardan Upanişadlara, Sutralara kadar keyifli bir gezinti yapıyor ruhumuz. Üç büyük tanrı ile (trimurti) ile yüzleştiriyor bizi hiç çekinmeden: Brahma, Vişnu ve Şiva… hayat ağacının iç içe kabukları gibi… En dışta Brahma, ortada Vişnu ve en içte Şiva. Ve kahramanlar çağında tanrıların efsanelerine kulak kesiliyoruz: Mahabharata (Hind’in ilk destanı), Bhagavad- Gita (Upanişadların ışığını tek merkezde toplayan adese) ve Ramayana (Hint’in en büyük iki destanından biri). Akabinde düzensiz bir ansiklopedi, kırkambar olan Puranalar ve yeni bir inancın yer aldığı kutsal metin Tantralar ile genişletiyor ruhumuzu. Ve tanrısı olmayan iki din: Cainizm, Budizm... İsa’dan sonra Hint’te yaşayıp dünyayı aydınlatan dört bilgeyi fısıldıyor bize Meriç: Aşvagoşa, Deva, Nagarcuna ve Kumaralata... Yoğun bilgi düşünce ve inanç bombardımanına tutuluyoruz Hint’te. İnsanların kastlara bölündüğü ve yaşa, kasta, sınıfa göre tanrı inancının olduğu zengin bir havzaya konuşlandırıyor yüreğimizi. Ta ki ufkumuzda yeni bir güneş belirinceye kadar. Toprağı kadar zengin Hint edebiyatında soluklanıyoruz. İlkin Hint klasik edebiyatından içiyoruz kana kana(şiir, tiyatro, masal). Ana teması aşk olan Hint şiiriyle büyüleniyoruz. Öyle bir aşk ki, Leylası ve Mecnunu yok. Onun aşkı bir kadına değil, kadınadır. Tıpkı Divan edebiyatındaki Fuzuli’nin aşkı gibi bir aşktır onun aşkı. Kama-Sutra, Hint edebiyatının en güzel aşk kitaplarından biridir. Ve tabii ki Hint lirizmini Himalayası Kalidasa... Kalidasadan sonra Bhartnihari, Mayura, Amaru, Bilhana ve Cayadeva ile Himalayanın doruklarına tırmanıyoruz Hint’in münbit topraklarında. Trajedi yok Hint tiyatrosunda. Başka bir ifadeyle; trajedisi olmayan sahnedir Hint tiyatrosu. En güzel örneklerini vermiştir bu sahneler: Şakuntala, Şudraka, Malavika ile Agnimitra, Vikramorvaşiva... Bir anda Hint’in masal dünyasına dalıyoruz. Hayal ağacının meyvelerini tadıyoruz. Tabii ki en lezzetlisi; Kelile ve Dimne... Dünyayı fetheden Pança- Tantra tamamen doyuruyor bizi.
Hint tarih boyunca edebiyatın, düşüncenin ve medeniyetin vatanı olarak karşımızda durmaktadır. İlk dönem Hint edebiyatında soylular (Brahmanlar) ön plandayken günümüze geldiğimizde halk edebiyatının revaçta olduğuna şahit olmaktayız. Batı Hind edebiyatı içerisinde Marat şiirleri, Gücerat edebiyatı, Mahatma Gandi dikkate değerdir. Doğu Hind edebiyatında Rammohan Roy, Robindranat Tagor, Vivekananda mutlaka anılması gereken isimler.
Hint edebiyatının içerisinde Dravit edebiyatının dili, Dravit edebiyatı içerisinde gramer bakımından Türkçe’ye benzeyen Tamul edebiyatının dili önemli bir yere sahiptir.
Cemil Meriç’in düşünce dünyasının önemli köşe taşlarından olan HİND aslında bir semboldür. O, Hint’le bizi kendi içimize, özümüze, kökümüze çağırıyor.
İLK SOSYOLOG, İLK SOSYALİST: SAİNT-SİMON
Cemil Meriç, Saint-Simon çalışmasıyla düşüncenin farklı bir yüzüne ışık tutmaya çalışmıştır. Sağlığında onu anlamayanlar bu çalışmayla onu solun çıkmaz sokağına hapsetmek istemişler ancak başaramamışlardır. Tıpkı HİND’le onu sağın kafesine tıkmak istedikleri gibi… Bu iki çalışmanın da Türk düşünce yapısında ayrı bir yeri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. “Putları yıkmak” için yazdığını söylediği Saint-Simon, Cemil Meriç için çok önemli bir eserdir. Cemil Meriç bu iki eseriyle, o günün yoğun polemik konusu olan ve hala da güncelliğini yitirmeyen sağ-sol kamplaşmasına bir mesaj vermek istemiştir aslında.
İlk sosyalist ve ilk sosyolog Saint-Simon 1760 yılında Fransa’nın Paris şehrinde doğmuştur. Doğuştan gelen bütün imtiyazları bir çırpıda reddetmiş ve vatandaş Saint-Simon olarak yaşamayı tercih etmiştir. 1789 Fransız ihtilalini önceden görenlerdendir. Çağın içinde yaşadığı bunalımın etkisiyle intihar teşebbüsünde bulunmuş, hapse atılmış ve ailesi tarafından dışlanmıştır. Birçok çağdaşı olan iktisatçı onun yerini “A’raf” olarak görür. Yazdığı eserleri, fikirleri ve soylu tavırlarıyla tarihe mal olmuş öncü simalardan biridir. Cemil Meriç onun için; “bütün veliler gibi tanınmadan yaşadı, küçümsendi ve ölünce ışık oldu.” diyor. En önemli eseri ölmeden kısa bir süre önce yazdığı “Yeni Hıristiyanlık”’tır. 19 mayıs 1825 yılında 65 yaşında ölmüştür. Cemil MERİÇ; “büyük acılarından küçük şarkılar yapan” bu ibretli duruşu bütün yönleriyle gönlümüze sunar.
İlk sosyolog ve sosyalist Saint-Simon, dünyaya yeni bir çığırın başlatıcısı olarak bize sunulurken, aynı zamanda bu düşüncenin künhüne vakıf olmayı da salık verir. Hariçten gazel okuyanlara ibretli bir tokattır bu sunuş.
EDEBİYATIN VE DÜŞÜNCENİN GÖKKUŞAĞI
Cemil Meriç, ürünleri ve düşünceleriyle edebiyatın ve düşüncenin şahikası olarak tarihteki yerini almıştır. Cemil Meriç’in yüreğimizde silinmez ve tükenmez bir iz bırakan “Bu Ülke”si, tek kelimeyle; klasiklerin şaheseri... gönlünü içine döktüğü bu eseri bile, onu anlamaya ve yaşamaya yeter sanırım. Az, öz ve dolgun kelimelerle donatıyor düşünce dünyamızı ve bu ülkenin olması gereken köşe koordinatlarını çakıyor yüreğimize. Bu Ülke, genç neslin sindire sindire okuması ve üzerinde derince düşünmesi gereken bir başucu kitabı. Hepimizin hayallerinin, umutlarının içinde çırpındığı bir cangıl... Ya da onun ifadesiyle; “denize atılan bir şişe” ki; içinde yaşam iksiri var. “Bu ülke, yarım asırlık bir tetebbuun, bir sanatçı mizacından süzülen usaresi. Bir mesaj, daha doğrusu bir çığlık… kesif, dertli, derbeder...”
Bu ülke senin, bu ülke benim, bu ülke hepimizin.
Cemil Meriç bir söyleşisinde hayatında ne yapmak istediğini anlatırken; “düşüncenin gökkuşağını” bütün renkleriyle sevmeyi öğrendiğinin altını çizer. Gerçekten de o kelimenin tam anlamıyla düşüncenin gökkuşağıdır. Onda bütün renklerin o canlı haline rastlamak mümkün. O düşündüğü, konuştuğu ve yazdığı bütün renklerin hakkını vermiştir.
Edebiyat ve romanın çehresini daha yakından görmek için Cemil Meriç’in kırkambarında uzun bir yolculuk yapmak gerekir. Ciddi bir birikimle karşı karşıyayız Kırkambarda.
Roman, ilk doğuşunu batıda, İspanya’da Cerventes’in Donkişot eseriyle gerçekleştirmiştir. Şövalye ve pastoral romanın hası burada… Nesilden nesile çok yönlü gelişmelere vesile olmuştur Donkişot eseri. C. Meriç’in ifadesiyle Donkişot; “nesilleri güldüren, kitapların en hazini, en yürek parçalayıcısı.”
Bizde roman ancak 20. yüzyılın başlarında yazılmaya başlanmıştır. Şemsettin Sami, Ahmet Mithat ilk romancılarımızdır.
Doğu için roman, hala bakir bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Cemil Meriç de bu ince ayrıntıya dikkat çekmek istemiştir. Sağlığında roman yazma denemesinde bulunmuş, ancak tamamlayamamıştır. (roman çalışmasının bir kısmı Jurnal’de Q-V geceleri olarak yayınlanmıştır.)
Cemil Meriç’te Umrandan Uygarlığa, kültürden irfana ışık huzmeleri süzülür gönlümüze. Bütün dünya onun araştırma alanıdır ve hikmet adına ne bulursa havzasına doldurur. En çok da büyücü çırağı olarak gördüğü Avrupa’yladır hesaplaşması. Kendi kubbesinde tek yıldız İbn Haldun’dan Cemalettin Afgani’ye düşünce okyanuslarında yüzdürür ruhumuzu. Sonra a’rafa takılır ve a’raftakilerle yüzleştirir yüreğimizi.
Eflatun’un mağarasında büyülenir düşünce dünyamız. Kelimelerin gerçek tenleri çarpar yüreğimize onda: aydın, entelektüel, intelijansiya… İdealar dünyasında ihtilal , inkılap, devrim, anarşi, terakki, hürriyet, sosyalizm, tenkit, hiciv, hasbi tefekkür yeni bir anlam kazanır.
Kısacası kelimeler/ kavramalar lafurgue’nin ifadesiyle “metafizik bir orospu” gibi anlam kaymasına uğramıştır zamanla. Cemil Meriç ise büyüteç altına alıyor tek tek kelimeleri. Ve “kelimeler, cüruflarından sıyrılıp bir elmas parıltısı kazanıyor.” onun elinde.
ENTELEKTÜEL BİR OTOBİYOGRAFİ: JURNAL
Cemil Meriç’i anlamamıza yardımcı olan önemli birikimlerindendir jurnaller. Adeta entelektüel bir otobiyografi...Yirmi dokuz yıl tuttuğu (temmuz 1955 – ağustos 1983) günlükler zaman zaman ınkıtaya uğramıştır. Jurnal I, 1955- 1965 arası, Jurnal II 1966-1983 arası günlüklerinden oluşur. Münzevi ve mütecessis bir düşünce adamının yaşam gelişimine tanık oluruz bu jurnallerde. Bir jurnal ustasını keşfediyoruz bu günlüklerde. Sonsuzluğa yol alan bir trende çok sesli bir koro dinleriz jurnallerde.
Jurnallerinde Cemil Meriç’in çıplak haline şahit oluruz. Mektuplarına, gizlerine, aşklarına, sevinçlerine ama daha çok acılarına tanık oluruz jurnallerinde. Bütünü kucaklama çabasının göze çarptığı jurnaller, Cemil Meriç’in ölümünden sonra kronolojik olarak derlenip yayınlanmıştır. C. Meriç, gözlerini kaybettikten kısa bir süre sonra yayınlanmıştır jurnaller. Günlüklerinin ilk yıllarında agresif bir üsluba rastlarız. Gözlerini henüz yeni kaybeden bir aydının halet-i ruhiyesini de yansıtır ilk günlükler… “ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir güneş gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek.” Cemil Meriç kaybettiği gözlerinin aydınlığını kelimelerde aramış ve yaşama umudunu kalıcı eserler arama çabasında bulmuştur. Cemil Meriç’in jurnalinde yer alan Quinze-vings geceleri aynı zamanda bir roman havası taşır. Cemil Meriç, içindeki yok olma korkusunu öldükten sonra yaşamaya dönüştürerek yenmeye çalışır. Politikayla arasında kalın duvarlar ören C. Meriç yerini; “ benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım.”diye tanımlar.
Cemil Meriç, sesine yankı bulmak amacıyla çeşitli mektuplar yazdı. Eserler kaleme aldı... Elinde mektuplarını postalayacağı adres olmadan sürekli kelimeleri bilgiden çatlarcasına içi dolu mektuplar yazdı. Ancak anlayamadı onu sağlığında okuyucu. O da bir vasiyet gibi yazdı adressiz mektuplarını.
“Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok.” derken içinde bulunduğu hale işaret ediyordu. “yalnız vasiyetnameler adressizdir. Vasiyetnameler ve intihar mektupları.”
Kırk yedisinde görmediği bir kadına (Lamia Hanım) aşk mektupları yazacak kadar genç ve sırılsıklam aşık bir Cemil Meriç’le karşı karşıyayız mektuplarında. Onun “his ve aşk” dünyasını yansıtan bu mektuplarda bir başka Cemil Meriç fotoğrafı görülür. Maskelerini çıkarmış bir Cemil Meriç...Kelimeler, ateşli bir aşkla bir bir sürülüyor namluya Lamia hanıma yazdığı mektuplarda. Goethe’nin Genç Warther’ini okuyorsunuz sanki bu mektuplarda.
Sön sözü yine söz ustasına bırakalım: “Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları…”
“Açılmayan bir kitap gibiyim. Küskün ve biçare.”
“Adresini şaşıran mektup. Benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır. Belki bütün mektuplar öyle.”
Not:
- Epigraflar dahil tüm italikler Cemil Meriç’in eserlerinden alınmıştır.
-Bu çalışma Cemil Meriç’in Bir Dünyanın Eşiğinde, Saint-Simon, Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Kırkambar, Bir Facianın Hikayesi, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Jurnal 1-2, Sosyoloji Notları ve Ümit Meriç’in Babam Cemil Meriç eserlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır.