tebesirtozu 40 Takipçi | 13 Takip

3* EĞİTİMİN SOSYOLOJİK BOYUTU

2015-09-12 23:37:00

3. EĞİTİMİN SOSYOLOJİK BOYUTU

Mehmet TUNÇER

MEB Müfettişi

Eğitimci-Sosyolog

Sosyoloji, toplum içinde yer alan sosyal grupları, sosyal sınıfları; ekonomik, politik, sosyal, dinsel ve hukuksal kurumları; nüfusu, örf, adet, değer, norm ve inançları, tüm bu unsurlardaki değişmeleri inceler ve açıklamalarda bulunur. (Kızılçelik ve Erjem, 1992). Felsefenin eğitime yaklaşımıyla sosyolojinin eğitime yaklaşımı birbirinden farklıdır. Ama bu farklılıklara rağmen bütün disiplinlerin eğitim kavramının içeriğine ilişkin olarak birleştikleri temel noktalar vardır. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir:

Eğitim, geniş anlamda kişinin, toplum değerlerine ve yaşama biçimlerine sağlıkla uyumuna yardım eden bir süreç olarak görülebilir (Varış, 1994). Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir (Ertürk, 1984). Eğitim, bilginin, hünerlerin ve değerlerin bir kişiden ya da gruptan bir başka kişi veya gruba bilinçli olarak aktarılmasıdır. Eğitim, toplumun genç üyelerinin var olan kültüre yetişkin üyelerce bilinçli, amaçlı ve düzenli bir biçimde hazırlanması sürecidir (Ozankaya, 1984).

Sosyolojik anlamda eğitim, evrensel sosyal süreçler vasıtasıyla kültürel mirasın bir kuşaktan diğer kuşağa aktarılmasını sağlayan bir sosyalizasyon kurumudur. Sosyalizasyon bireyin doğumuyla başlayıp ölümüne kadar devam eden bir süreç olduğundan eğitimi belirli dönemlerle sınırlamak mümkün değildir. Eğitim yaşam boyu devam eder. Okulla, aileyle sınırlı değildir. Bunların dışında fabrikalar, hastaneler, iş grupları, oyun gruplar, mahalle, köy, komşuluk grupları gibi sosyal gruplarda devam eder.

Eğitim sosyolojisi, sosyal bir olgu olan eğitimi, sosyolojinin yöntemlerinden ve teorik yaklaşımlarından hareketle incelemeye çalışır. Amacı, eğitimin toplumsal çevreyle, toplumsal çevrenin eğitimle bağlantısını ortaya koymaktır. Buradaki toplumsal çevre bir toplumun sahip olduğu sosyo- kültürel koşullar anlamındadır. Yapılan araştırmalar ekonomik, teknik, siyasal, kültürel, din gibi sosyo-kültürel koşulların eğitime yansıdığını otaya koymuştur/koymaktadır. Bu sebeple eğitimi sosyo-kültürel koşullardan bağımsız olarak ele almak mümkün olmamaktadır. Bir diğer önemli gerçek eğitimin diğer toplumsal kurumları etkileme ve onları değiştirebilme gücüne sahip olduğunun anlaşılmasıdır. Bunun en çarpıcı örneği kalkınmanın gerçekte bir eğitim işi olduğunun tüm toplumlarca kabul edilmesidir. Bu çerçevede eğitim sosyolojisinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Eğitim sosyolojisi; mikro eğitim sosyolojisi (okul içi ilişkiler) ve makro eğitim sosyolojisi (eğitim ve toplum ilişkileri) olmak üzere iki bölümden oluşur. Mikro eğitim sosyolojisi, okulu bir sosyal sistem olarak ele alır. Okul içindeki insan ilişkilerini inceler. Öğretmenler, okul yöneticileri ve öğrenciler arasındaki ilişkiler üzerinde durur. Makro eğitim sosyolojisi ise, eğitim ile toplumun diğer kurumları arasındaki fonksiyonel ilişkileri ele alır.

Eğitim Sosyolojisinin kurucu Fransız sosyolog Emile Durkheim'dır. Durkheim eğitime sosyal bir olay olarak bakmıştır. Eğitimde toplumun göz önünde bulundurulmasına ağırlık vermiştir. Eğitim toplumda uyumu ve birliği geliştirir ve korur. Sosyal kurumları, "sosyal kolektif duyguların kristalize olmuş bir şekli" olarak niteleyen Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur. Çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim, yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi; çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye çıkarmaktır. Durkheim'ın görüşlerine genel olarak bakıldığında, onun eğitimi çocukları ve gençleri sosyalleştirme olarak aldığı görülmektedir. O halde eğitim, toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Böyle olunca da, her toplumun kendi devamlılığını sürdürmek için ortaya koyduğu ahlâk, değerler ve diğer sosyal normlar, eğitimin genç kuşaklara benimseteceği ilk unsurlar olacaktır.

Weber’e göre sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik hayatı şekillendirmektedir. Eğitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı (bürokrasi ve sosyal tabakalaşma) içinde alacakları statüyü belirleme açısından çok önemlidir. Weber'in tipoloji yaklaşımı, eğitim sosyolojisi araştırmalarında çok etkili olmuştur.

3.1. EĞİTİMİN SOSYAL İŞLEVLERİ

Eğitimin sosyal işlevleri açık ve gizli olarak ikiye ayrılmaktadır.

1. Eğitimin açık işlevleri

1. Toplumun kültür mirasının birikimi ve aktarılması:  Her toplumda eğitimin temel fonksiyonlarından birisi, toplumun kültürel mirasının birikimi ve sürekliliğini sağlamaktır. Bu durum kültürel mirasın yetişkinlerden genç yetişkinlere aktarılması, toplumsal değerlerin genç nesillere öğretilmesi yoluyla gerçekleşir. Bunun araçları ise dil, deneyim ve bilgidir.

2. Çocuğun sosyalleştirilmesi.

3. Yenilikçi ve değişmeyi sağlayıcı elemanlar yetiştirmek: Yenileşme, hem yeni yöntemler, hem de yeni düşünceler ortaya çıkarır. Bu yüzden eskiye karşı bir meydan okuma söz konusudur. Bireye yeni değerler kazandırarak çağa uygun davranışlar geliştirmesini ve toplumu bu yönde değiştirmesini hedefler. Yenilikçi elemanlar okullar yoluyla sağlanır. Okullarında bu görevi yerine getirebilmeleri için kendilerini yenilemeleri gerekir.

4. Siyasal işlev: Eğitimin başlıca iki siyasal işlevi vardır. Birincisi mevcut siyasal sisteme sadakati ve bağlılığı sağlayıp devamını sağlamak, ikincisi ise siyasal sistemin liderlerinin seçimini ve eğitimini sağlamaktır.

5. Seçme işlevi: Bir ülkenin nüfusu farklı yetenek ve beceriye sahip bireylerden oluşur. Eğitimin seçme işlevi bu yetenek ve beceriye sahip bireyleri bulup seçmesi ve en iyi eğitimi sağlayarak daha ileride maksimum seviyede yararlanılmasını sağlamaktır.

6. Ekonomik işlev: Eğitimin ekonomik işlevi, ekonominin gereksinimlerine uyan ve geleceğin tüketicilerine gerekli bilgiyi verecek insan gücü ile birlikte beyin gücünü sağlamaktır. 

2. Eğitimin Gizli İşlevleri

1. Eş seçme: Eğitim, uygun eş seçme imkânlarını hazırlar.

2. Tanıdık sağlama: Eğitim, öğrencinin arkadaş çevresini genişletme imkânı sağlar.

3. Statü kazandırma: Eğitim, yüksek statü kazandırmada ve hareketlilik merdiveninde yukarı doğru hareketliliğin sağlanmasında başat unsur haline gelmiştir.

4. Çocuk bakıcılığı: Özellikle anaokulu, temel eğitim ve ortaöğretim için söz konusu olabilen okulun bu görevi, günün belli saatlerinde çocuğun bakımının, korunmasının sağlanması biçimindedir. Sanayileşmiş kent toplumlarında özellikle annenin çalışma hayatında bu işlev oldukça önemli konumdadır.

5. İşsizliği önleme: Eğitim geçici bir süre için işsizliği önlemektedir. Şöyle ki; özellikle ortaöğretim, yüksek okul ve fakülteye devam eden binlerce öğrenci muayyen bir devre için zamanlarını okulda geçirmektedirler. Oysaki bu kişiler okul olmadığı zaman hemen piyasaya çalışmaya koşacaklar dolayısıyla mevcut ekonomik düzen de bu kişileri istihdam edemeyecektir.

6. Çocuğun ekonomik sömürülmesini önleme: Çocuklar açısından zorunlu eğitim, onları iş alanlarının dışında tutarak yetişkinlerle iş rekabetinde olmalarını engeller ve ekonomik olarak sömürülmelerinin önüne geçmiş olur.

7. Temizleyicilik: Okula, suç işlemekten uyuşturucu madde alışkanlığına, doğum denetimine dek toplumun bütün patolojik durumlarına çözüm yolu bulan araç gözüyle bakılır.

3.2. SOSYAL DEĞİŞME VE EĞİTİM

     Sosyal değişme; sosyal yapının ve onu oluşturan sosyal ilişkiler ağının ve bu ilişkileri belirleyen sosyal kurumların değişmesi olarak tanımlanabilir. Max Weber sosyal değişmeyi; kültür alanında meydana gelen inanç ve değer değişmelerinin sosyal alandaki örgütler ve işleyişlere etki ederek sebep oldukları krizler şeklinde açıklar (Hamedoğlu ve Özdil, 2004). Geleneksel ya da modern olsun bütün toplumlar sosyal değişme süreci içerisindedirler. Değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Sosyal değişmenin birçok nedeni vardır. Bu nedenlerden bazıları şunlardır; icatlar, keşifler, teknoloji, fikirler, inançlar, endüstriyel gelişmeler, nüfus artışı, kültürel etkileşimler, savaşlar, doğal felaketler, tarihi olaylar (Kızılçelik ve Erjem, 1992).

Yetişkin nesillerin sosyal hayata henüz hazır olmayanlara fikirlerini ve hislerini vermesi, toplum mirasının genç kuşaklara aktarılması gibi sosyolojik anlamda tanımlanan eğitim, pedagojik olarak ise, bireyin sosyal yeteneklerinin ve kişisel gelişiminin sağlanması için kontrollü bir çevre içerisinde davranış değiştirme meydana getirme süreci olarak tanımlanabilir. Bu duruma bağlı olarak eğitimin iki temel işlevinden söz edilebilmektedir. Eğitimin bu iki temel işlevinden biri “tutucu yön” olarak tanımlanan mevcut kültürün norm ve değerlerinin genç kuşaklara aktarılması, toplumun bütünlüğünün ve sürekliliğinin korunması ile mevcut kültürün toplumun yeni yetişen bireylerine aktarılması işlevidir. Bu yönüyle eğitim, kültürü koruma ve düzeni bozucu nitelikte görülen davranışları önlemeye yöneliktir. Eğitimin bir diğer işlevi ise toplumda yaratıcılığı ve yeniliği teşvik ederek modern bir toplum olma yolunda mevcut değerlerle de çatışabilen yeni değerler kazandırmaya, sosyal hareketliliği hızlandırmaya, toplumun yeni değerler ve görüşler yönünde değişmesine ve gelişmesine yöneliktir. Bu yönleriyle eğitim bir yandan mevcut düzeni korurken diğer yandan da sosyal değişmeyi tetikleyen itici bir güçtür (Eserpek, 1978).

Eğitim toplumsal hareketliliği teşvik eden bir süreçtir. Sanayileşme ve toplumsal gelişme sonucunda ortaya çıkan yeni meslekler ve durumların gerektirdiği bilgi ve beceriler, eğitim yoluyla elde edilir. Eğitim yeni mesleklere bireyleri hazırlamak bakımından önem kazanmaktadır. İnsanların eğitim düzeyi ile gelirlerinde ve hayat tarzlarında doğru orantılı bir ilişki söz konusudur. Dolayısıyla eğitim sosyal hareketlilik açısından önemli değişkenlerden biridir. Eğitimin bu etkisi ancak toplumda bireylere tanınan/sunulan fırsat ve imkân eşitliği sayesinde mümkündür. Eğitim insan sermayesine bir yatırım olarak düşünüldüğünde, günümüzde iyi bir eğitim iyi bir meslek, iyi bir meslek de iyi bir gelir ve yüksek bir statü anlamına gelmektedir. Sosyal sınıf piramidinde alt basamaklarda bulunan toplumsal gruplara ait bireylerin iyi bir eğitimle dikey yönlü sosyal hareketlilik yaparak hayat standartlarını değiştirebilmesi mümkün olmaktadır (Hamedoğlu ve Özdil, 2004).

3.3. KÜLTÜR VE EĞİTİM

Kültür kavramı çok geniş bir içeriğe sahiptir. Bu sebeple kültürün herkesçe üzerinde anlaşılan bir tanımı yoktur. Kültürün en klasik tanımı; toplumun bir üyesi olarak insanoğlunun elde ettiği (öğrendiği-kazandığı) bilgi, inanç, sanat, moral, hukuk ve diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan karmaşık bir bütündür (Kızılçelik ve Erjem, 1992).

Ralph Linton’a göre kültür, öğrenilmiş davranışlar ve bu davranışların sonuçlarında meydana gelen bir bileşimdir. Onu bir araya getiren öğeler, belli bir toplumun üyelerince paylaşılır ve aktarılır. Yemek yeme, giyim, kullanılan dil, evlenme, ölü gömme, vb. içine alan bir kavramdır.

Kültür insan davranışının öğrenilen kısmıdır. Kültürün eğitim kavramlarıyla ifadesi “beşeri öğrenimin paylaşılmış ürünleri” biçimindedir. Bu tanım, kültürel davranışı, doğuştan gelen içgüdüler ya da diğer kalıtımsal özelliklerden ayırır. Biyolojik kalıtımın tersine kültür, toplumsal kalıtım olarak adlandırılabilir ve bir toplumsal grupta kuşaktan kuşağa aktarılır.

3.4. EĞİTİM-DEMOKRASİ İLİŞKİSİ

Toplumların eğitim düzeyleri ile yönetim biçimleri arasında yakın ilişki vardır. Demokrasinin en iyi biçimde uygulandığı ülkelerde eğitim düzeyi de yüksektir. Demokrasi yönetim biçimi olduğu kadar yaşam biçimidir. Demokrasinin güçlenmesi için o toplumda yaşayan insanların demokrasiye inanması ve demokratik davranışlara sahip olması gerekir. Bu da bireye eğitim yoluyla kazandırılır.

Toplumlarda demokrasinin gelişmesi için, bireylere kazandırılacak nitelikler şunlardır:

1. Özgür Düşünme;insanlar istedikleri gibi düşünebilmeli ve düşündüklerini ifade edebilmelidir. Bireyin bu hakkını kullanabilmesi için karşısında hoşgörülü, değişik düşüncelere açık, dinlemesini bilen bireyler bulunması gerekmektedir. Bu amaçla okullarda öğrencilerin duygu ve düşüncelerini açıklamalarına imkân tanıyan bir ortam sağlanmalı, öğrencilerin dinleme becerileri geliştirilmelidir. Öğrencilerin özgür düşünme ve düşündüklerini ifade etme becerisinin gelişebilmesi için öğretmenlerin de demokratik davranışları benimsemesi, öğrencilerin düşüncelerine değer vermesi, demokratik davranışları ile öğrencilere örnek olması gerekir.

2. Öğrenme ve Araştırma İsteği;kişilerin özgür düşünebilmesi için, sunulan bilgilerin doğruluğu ye da yanlışlığı hakkında kanıtlara dayalı olarak fikir oluşturabilmeleri gerekir. Bir problem karşısında değişik çözüm yolları bulabilmelidir. Bu yeteneklerden yoksun kişiler çevrelerindeki kişilerin etkisinde kalır başkalarının doğrularını kendi doğruları gibi savunur.

3. İş Birliği Yapma Becerisi; demokratik yönetim biçiminde toplumdaki bireylerin yönetime ve demokratik yaşama katılması, görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi beklenir. Demokratik yaşamda kararlar ortak alındığından insanların birlikte çalışma alışkanlığı edinmesi gerekir.

4. Üretici Olma; toplumdaki tüm üyelerin üretici olması ve toplumsal kalkınmaya yardımcı olması gerekir. Bireylerin kişisel zenginlikleri, ekonomik yönden bağımsız olmaları özgür düşünceyi, bağımsız davranmayı sağlar. Eğitim kurumlarının insanlara meslek kazandırarak, üretici duruma getirmesi gerekir.

Demokrasi, herkesin söz ve ifade hakkı ile eşit katılıma imkân veren bir yönetim biçimidir. Demokrasinin genç kuşaklara öğretilmesi, benimsetilmesi ve geliştirilmesi okulun görevleri arasındadır.Düşünce ve kanaatlere saygı; sınıf ortamı bilgi, görgü, düşünce ve kanaatlerin paylaşıldığı sergilendiği bir ortamdır. Sınıftaki öğrenciler çeşitli düşünce ve kanaatlere sahip olabilirler. Düşünce farklılığı insanların aynı ortamı paylaşmasına engel değildir. Bu bir kültür zenginliğidir. Önemli olan insanların birbirlerinin düşüncelerine saygı göstermeleri, anlayışlı ve sabırlı olabilmeleridir.

3.5. EKONOMİ VE EĞİTİM

Eğitimin ilişkili olduğu toplumsal kurumlardan birisi de ekonomidir. Ekonomik açıdan bakıldığında eğitim, hem bir tüketim hem de bir yatırımdır.

Eğitimin yatırım (üretim ) özelliği; daha çok gıda, giyim ve tüketim mallarına ve refaha ileride sahip olabilmek ve çalışan nüfusun gelecekteki verimlilik kapasitesini artırmak bakımından eğitim bir yatırımdır. Başka bir deyişle eğitim harcamalarının bir kısmı gelecekte daha fazla kazanç ve tüketim olanağı elde etmek için, bu günkü tüketimden yapılan kısıntı yatırım niteliğindedir. Eğitim harcamaları, öğrencinin gelecekteki verimliliğini ve kazancını artırması oranında birer yatırım sayılır.Eğitimin öğrencilere bilgiyi aktarma, onların yeteneklerini keşfetme, bilimsel araştırmalara yönlendirme işi, eğitimin üretim yönünü ifade eder.

Eğitimin tüketim özelliği; eğitim hizmetleri için harcanan paralar onun tüketim özelliğini ifade eder. Eğitimin tüketim özelliği, aynı zamanda eğitim yatırımlarını içerir. Eğitim harcamaları genellikle;  eğitim-öğretim kurumlarının yapımında, öğretmen ve öğrenci yetiştirilmesinde, eğitim kurumlarının ve okulun araç, gereç, malzeme, donanım ve onarım gereksiniminde, personel giderleri, öğretmen maaşları gibi alanlarda yapılır.

Bir ülkede eğitime ayrılacak giderlerin miktarı, birçok değişkene bağlıdır. Ulusal gelir ya da birey başına düşen gelir miktarı eğitim harcamalarını etkiler. Genellikle birey başına düşen gelir miktarı arttıkça, milli gelirden eğitime ayrılan pay da yükselir. Eğitim alanında yapılan harcamaların miktarı, bu konuya halkın gösterdiği ilgiye bağlı olarak da değişir. Öğrenim çağında olan gençlerin sayısı ve okula devam edenlerin oranı da etkilidir.

3.6. KALKINMA VE EĞİTİM

Bir ülkenin ekonomik kalkınması; o ülkenin halkının, kişisel ve sosyal gelişmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Eğitim yoluyla geliştirilen ve sosyal davranışlarla da kalkınmanın amacına uygun olan yeni değer yargıları, ekonomik kalkınmayı hızlandırmak bakımından son derece önemlidir.Toplumların kalkınmışlık düzeyi ile eğitim arasında da doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Kalkınma, salt ekonomik anlamlar içermeyip bu kavram aynı zamanda kültürel, sosyal yönlerden de gelişmesini ifade eder. Bir ulusun kalkınması her şeyden önce bireylerin gelişmesine bağlıdır. İnsan kaynaklarını geliştiremeyen toplumların fiziki kaynaklarının çok olması kalkınma bakımından yeterli değildir.

Eğitilmiş bir toplum endüstrileşme süreci için gerekli bilgi ve beceriye sahip olacağından kalkınmada daha başarılı olacaktır. Eğitimin ekonomik sistemde ortaya çıkan yeni gereksinimleri karşılayacak şekilde değişmesi de zorunludur. Ekonomik değişmeler eğitimin içerik ve programlarının değişmesini de zorunlu kılmaktadır. Eğitim kurumlarından da ekonomik değişmeler sonucu ortaya çıkan insan gücü ihtiyacını yetiştirmeleri beklenmektedir.

Kalkınma; gelişmekte olan ülkelerin gelişmesini belli politikalarla hızlandırmak, sanayileşmiş bir yapıya sahip olmak, teknoloji üretmek, insanların davranışlarını değiştirmek ve kabullenilen amaçlara yöneltmek demektir. Eğitimin kalkınmanın ön şartı olduğu gerçeği, bugün genellikle kabul edilmiş bir görüştür. Kalkınma, toplumun değişme bilincine bağlı bir süreçtir. İşte böyle bir bilince kavuşmanın ilk yolu insanların eğitilmesidir. Kalkınma ile birçok yeniliğin gerçekleşeceği doğaldır. İşte bu değişikler beşeri sermaye ile gerçekleşir. Kalkınmanın gerektirdiği davranışları benimsemiş insanların yetişmesi, eğitim sayesinde olur. Ayrıca eğitim, kalkınmanın gerektirdiği becerilere sahip insan gücünü yetiştirir.

Ekonomik büyüme, yeni bilimsel bilgilerin birikimi ve bunun teknolojiye uygulanması ile gerçekleşir. Bilimsel bilginin üretimi ve birikimi de yine okul ve eğitimin işidir. Özellikle araştırma eğitimle gerçekleşir (Tezcan, 2000) .

3.7. AİLE VE EĞİTİM

Aile, akrabalık bağı ile bağlı olan, anne, baba ve çocuklar arasında içten, sıcak ve güven verici ilişkilerin kurulduğu en küçük toplumsal kurumdur.Aile, içinde insan türünün belli bir şekilde üretildiği, cinsel ilişkilerin belli bir şekilde düzenlendiği, sosyalleşme sürecinin ilk ortaya çıktığı,  karşılıklı ilişkilerin belirli kurallara bağlandığı, o güne dek toplumda meydana getirilmiş kültürel zenginliklerin nesilden nesile aktarıldığı; biyolojik, psikolojik, ekonomik, toplumsal, hukuksal vb. yönleri bulunan, temel bir sosyolojik kurumdur (Kızılçelik ve Erjem, 1992).

Aile çocuğa ilk eğitimin verildiği yerdir. Her şeyden önce aile, bir okul öncesi eğitim kurumu olarak kabul edilir. Ailenin bu işlevinin bir kısmını eğitim kurumları üstlenmektedir. Ancak aile, hiçbir zaman çocuğun eğitiminden kendini bütünüyle soyutlamış olamaz. Çocuk, okul yaşamına başladığında da aile, çocuğun eğitimi konusunda ona yardımcı olmak, yol göstermek, yöneltmek, yönlendirmek, okulla işbirliği yapmak durumundadır. Bu amaçla okullarda okul aile birlikleri kurulmaktadır.

Ailenin özellikleri, çocuğun gelişimini olduğu kadar okul başarısını da etkilemektedir. Anne babanın eğitim düzeyleri, meslekleri, ailedeki çocuk sayısı, bunların cinsiyeti, ana-baba-çocuk ilişkilerinin mahiyeti, ailenin ekonomik ve sosyal durumu, ailenin bulunduğu yerleşim birimi gibi birtakım özelliklerle eğitim arasında da ilişkiler olabilir. Bunun için de okulun ve öğretmenlerin, çocuğun aile çevresini yakından tanıması önemlidir.

Toplumsallaştırma işlevi; aile içinde çocuğu doğrudan etkileyen bir süreçtir. Aile içindeki toplumsallaştırma özellikle, kültür aktarımında önem kazanmaktadır. Okula gidinceye kadar çocuk, ailede toplumsallaşır. Bu bakımdan çocuğun kişilik gelişimi ailede şekillenmeye başlar. Psikologların çoğu, çocuğun altı yaşına kadar aile içinde geçirdiği dönemin, onun kişiliğinin kalıcı yönünü oluşturduğu hususunda hemfikirdirler. Çocuk, sosyal değerleri, duyguları ve statü beklentilerini ailenin her üyesiyle olan deneyimleri sonucu bizzat öğrenir. Toplumsal normlar ailede öğrenilir. Çocuğun ilk ödüllendirilmesi ve cezalandırılması, kendisi hakkındaki ilk dolaylı anlatım (ima) ve ilk davranış örnekleri, aile içinde deneyim durumuna gelir ve bütün bunlar, çocuğun temel kişilik gelişimine yardım eder (Tezcan, 2000).

3.8. TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNİN SOSYOLOJİK TEMELLERİ

            Türk eğitim sisteminin sosyolojik temelleri çok eskilere dayanmakla birlikte bu çalışmada Emrullah Efendi ve O’ndan sonraki eğitimcilerin yaklaşımlarına yer verilmiştir.

Emrullah Efendi: Emrullah Efendi'ye göre eğitimin amacı bir fertteki bedenî ve nefsanî güçleri olgunluk derecesine çıkartmaktır. Eğitim, fıtrat ve hürriyet üzerine kurulmalı; kişinin tabii hürriyetini sağlamalıdır. Eğitim, kişileri din hükümlerine ve vatan çıkarlarına uygun bir faziletle ve uygulamalı bilgilerle donatmak demektir. Emrullah Efendi bir politikacı olduğu için, ortaya koydukları da genellikle eğitim politikasının amaçları olmuştur. Ona göre eğitimin gelişmesi öğretmenden öğrenciye, üniversiteden liseye, yukarıdan aşağıya doğrudur (Akt: Ergün,1986).

Emrullah Efendi, genellikle "Tûba Ağacı Nazariyesi" denilen bu görüşü ile tanınmıştır. O, bu konuda Sâtı Bey ve Ethem Nejat ile seviyeli bir tartışmaya girmişken Feridun Vecdi ve Ziya Gökalp de bu tartışmada kendisini desteklemişlerdir. Emrullah Efendi, Bakanlığı sırasında İstanbul Darülfünununu mükemmelleştirmeye çalışmış; bunun yanı sıra "yüksek öğretimin yatılı olamayacağı, yatılılık yerine öğrenci yurtlarının (dârü't-tüllab) yaptırılması gerektiği", "yükseköğretimin özel olamayacağı", üniversitedeki anarşik olaylara normal polisin değil de üniversite polisinin" müdahale etmesi gibi esaslı prensipler koymuştur.

Ona göre eğitimin temeli öğretmendir; bir ülkedeki eğitimin amacı öğretmen yetiştirmede kendisini gösterir. Bu nedenle, yüksek öğretimde yatılılık politikasına karşı çıkan Emrullah Efendi, öğretmen yetiştirmede yatılılığı savunmuştur. Öğretmenlik bir meslektir, bir sınıftır. Bu sınıf özel bir şekilde yetiştirilerek toplumun ve bilhassa köylülerin aydınlatılması sağlanmalıdır. Öğretmen yetiştirmedeki bu ilkeler, Türk öğretmen yetiştirme politikasının daha sonra izlediği ana düsturlardan birisi olmuştur.

Emrullah Efendi, ilköğretimde parasız mecburî öğretim sistemini getiren bir düşünürümüzdür. Ona göre ilköğretimin temeli parasız-mecburi öğretimdir. Devlet, suç işleyen çocuğu nasıl zorla hapishaneye götürüyorsa, onları zorla okula da götürmelidir. İlkokullarda eğitimin amacı dinî, ahlakî ve askerî bir Osmanlı eğitimidir. Bu arada zihnin ihtiyaçlarına göre faydalı bilgiler de verilmelidir.

Emrullah Efendi, Osmanlı hükümetinin Maarif Nâzırı olduğu için Osmanlı birliğini sağlamayı amaçlıyordu. Onun yaptığı pek çok reformların esas amacı, bütün Osmanlı vatandaşlarını Osmanlı okullarına çekebilmekti. İdadilerin "mekteb-i sultani"ye çevrilmesinde, azınlık okullarını sıkı bir denetimle devlet okullarına yaklaştırma çabasında hep bu ideal yatmaktadır. O, bazı eğitim kurumlarının, ülkenin genel çıkarları aleyhinde çalışmasını kabullenemiyordu (Ergün,1986).

Ethem Nejat: Bilgi yerine milli duygulara dayanan; canlı, güçlü, becerikli gençler yetiştirmeye yönelik eğitimi savunmuştur. Beden eğitimi, müzik, el işleri ve özellikle tarım derslerinin önemle ele alınmasını istemiştir. Tarıma dayanan ve köylerin kalkınmasına katkıda bulunacak eğitimi ilk savunan O’dur. Çevrenin korunması konusunda da fikir üretmiştir. Eğitimde uygulamaya önem vermiş, öğretmen okulu öğrencilerini köylere götürerek köylülerle iletişim kurdurmuş, onlara toplumsal çevrelerini tanımayı öğretmiştir. Geziler düzenleyerek öğrencilerin çevrelerini ve yurdunu tanımalarını sağlamıştır.

Sâtı Bey: Psikolojik ve sosyal hayatın gereklerine göre, psikoloji ve sosyoloji ilimlerine dayanarak eğitim yapılmasını savunmuştur. Ona göre duygu ile aklı, disiplin ile hareketi, samimiyet ile girişkenliği, ülkücülük ile iktisatperverliği aşırı yönlerine kaçmadan ferdin ruhunda birleştirmelidir. Denge ve birleştirme, eğitimin her alanında söz konusudur. Millî eğitimde de geleneklere bağlılık ile yenilikleri izleme, vatan ile millet, millet ile insanlık sevgileri telif edilmelidir. Siyasî, millî, dinî, medenî, ailevi, şahsî ve meslekî idealler arasında rasyonel bir düzenleme ve denge kurulmalıdır.

Eğitimci, hastaya ilaç veren doktor gibidir; hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalıdır. Eğitim, sadece ahlâk ve duygu eğitimi alanında millî olabilir ki, bu da eğitimin bir kısmıdır.  Sâtı Bey'e göre eğitim mutlak surette millî değildir; eğitimin millî bir bölümü vardır ama milli olmayan bölümleri de vardır. Ona göre millî eğitimden önce milletin özellikleri incelenerek ortaya konmalıdır; millet için gerekli ve mümkün olan bir ideal, bir gaye belirlemelidir ve sonra milleti bu gayeye ulaştırmak için izlenecek yol ve vasıtalar araştırılmalıdır. Millî eğitim esir bir milletle başka, egemen bir milletle başka, dağılmış ve toplu milletlerde başka; yani milletin hayatının çeşitli devrelerinde başka başka özellikler alır. Millî eğitim, gelişmeye engel bir muhafazakârlık şeklini almamalıdır. Çağdaş gelişmenin gereklerine karşı çıkan bir millî eğitim zararlı olur.

Sâtı Bey, ilkokullarda öğretim, liselerde eğitim verilmesi önerisine de karşıdır. Ona göre çocukluk çağı doğrudan doğruya terbiyenin zamanıdır; duygular ve alışkanlıklar burada verilir. Ancak gençlere ise fikirler verilmeli, kanaatler doğurtulmalıdır. Gençlik, "talim vasıtasıyla terbiye"nin zamanıdır. (Akt: Ergün ).

Sâtı Bey, eğitim alanında Avrupa'nın aynen taklit edilmesini sakıncalı buluyor; eğitimin toplumla çok sıkı bağlarına işaret ederek kendi toplumsal bünyemize uygun Avrupaî unsurları almamız gerektiğini söylüyordu.

Sâtı Bey'e göre ilköğretimin birinci amacı eğitim (terbiye)dir. Orada çocuklara ahlâkî, fikrî ve vatanî bir eğitim verilmelidir. Diğer öğretim kademelerinde ise, fen öğretimine büyük bir önem verilmelidir; çünkü fen eğitimi olmadıktan sonra siyasî, sosyal ve fikrî eğitim yapılamaz. Gelecek, eğitim ve okulların alacağı şekle ve duruma bağlıdır. Gerçek inkılâp ve sosyal değişiklikler ancak okullarda, eğitim ve öğretim aracılığıyla olacaktır.

Ziya Gökalp: Eğitimin amaçları konusunda büyük oranda E. Durkheim'ın görüşlerini Türkçeleştirerek işe başlamıştır. Ona göre; "Terbiye, bir cemiyette yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeye başlayan nesle fikirlerini ve hislerini vermesi demektir." Bu şekildeki bir eğitim, yaygın eğitim ve organize eğitim şekillerinde halk arasında ve okullarda olmaktadır.

Eğitimi, "ferdin içtimaileştirilmesi" olarak alan Ziya Gökalp'a göre, toplumların gelişmesi sonucu ortaya çıkan işbölümü ("taksim-i âmâl"), fertlerin muhtariyetini doğurmuştur. Çağımızın insanlarında ferdî şahsiyet esastır. Hakikî ferdiyetler ancak millî fertlerdir, diğerleri dejeneredir. O halde “...terbiyenin gayesi millî fertler yetiştirmektir. Millî fertler yetiştirmek ise, doğrudan doğruya `millet yapmak' demektir." Eğitim, millî kültüre göre yetişmiş, onu temsil eden şahsiyet sahibi gençler yetiştirmelidir.

Ziya Gökalp, Fransız örneğinin Tazimat’tan beri bizim eğitimimizi yanlış yola sürüklediği kanısındadır. Çünkü O, eğitimi "fertlerin millî kültüre intibakı" şeklinde tarif etmekte ve "medeniyetçi" Fransız eğitimine karşı kültürcü ve yüksek şahsiyet yetiştiren Anglosakson ve Alman eğitim sistemlerini beğenmektedir.

Ziya Gökalp, eğitim bakımından milletlerin üç safhadan geçtiğini söylüyor: 1) Eğitimin kısmî ve millî olduğu ilkel toplumlar 2) Eğitimin millî değil milletler arası olduğu dinî toplumlar 3) Eğitimin millî kültüre dayandığı modern milletler. Türk milleti, modern milletler seviyesine çıkartılmalıdır. Önce okullarda çocuklara ve gençlere verilecek millî kültür kurulmalıdır. Bunu yapacak olan üniversite millî kültürü kurup geliştirdikten sonra liselere yayılmalıdır. Kültür millîdir; kültürün, çocukların ruhlarına aşılanmasından ibaret olan eğitimin de millî olması gerekir. Teknoloji ise lâmillîdir; o halde fen ve tekniğe ait bilgilerin öğretilmesi demek olan öğretim (talim) de lâmillî olmalıdır.

Bu bakımdan Ziya Gökalp, modern eğitimin millî kültüre dayanması gerektiğini, millî kültürün de milletin hayatından belirdiğini, Avrupa'dan kültür ve eğitim alamayacağımızı ileri sürmektedir. Ancak, fertlerin teknolojiye intibakı olan öğretim lâmillidir ve bunu Avrupa'dan aynen almalıyız. Bu çerçevede öğretmen (muallim) fennin temsilcisidir, eğitici (mürebbi) millî kültürün temsilcisidir; profesör her ikisinin birden temsilcisi olmalıdır. Kısaca, Gökalp'a göre maarifin iki amacı vardır: Eğitim konusunda kendi kültürümüzü modernleştirmek ve kültürel Türkçülük olarak bütün halka yaymak; öğretim kısmında Avrupa'daki fen ve teknolojiyi aynen almak (Ergün, 1986).

M. Sabahattin Bey (Prens Sabahattin): Sabahattin Bey'in esas gayesi, önceleri Osmanlı toplumunun, daha sonra da Türkiye'nin nasıl kurtarılacağının yolunu bulmaktır. Toplumu kurtarma çabalarında esas rolü oynayanlardan birisi eğitim olacaktır. Ona göre o günkü sefaletimiz, o günkü eğitimin çürüklüğünden geliyordu. Gerçi eğitimin özünü esasen sosyal yapı belirliyordu; ferdiyetçi toplumlarda eğitim etkin, ferdiyetçi olmayan toplumlarda ise etkisiz (pasif) idi. Ama gene de toplumla eğitim arasında sıkı bağlar vardı. Eğitim sosyal değişmenin de önemli araçlarından biriydi.

Sabahattin Bey'e göre eğitim sistemi ve toplum yapısı değiştirilmezse -sivil ve askerî- bütün iyileştirme tasarıları kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Sırf politik tedbirlerle ülke kurtarılamaz; rejimin ismini ve kanunları değiştirmek yetmez. Ülkede bir sosyal değişiklik yapmak, fert fert insanları değiştirmek gerekir.

Eğitimin temel amacı; beden, düşünce ve ahlâk yönünden kişisel yetenekleri artırmaktır. Eğitimin iki asıl uygulayıcısı olan aile ve okul bunu ihmal etmektedir. Aileler çocuklarına girişkenlik öğretecekleri yerde gelenek ve göreneğe bağlılık öğretiyor. Gelecek yerine geçmiş öğretiliyor ve çocukların ruhuna geçmişin dertleri yükleniyor. Halk ve gençler kendilerine güvenemedikleri için başkalarına bağlanıyor, haksızlıklara katlanıyor ve ahlâk düzeni de bozuluyor.

Sabahattin Bey'e göre, eğitimde Anglo-sakson modelini örnek alınmalıdır. Çünkü bu sistemde gençler, hiç kimsenin yardımı olmadan hayatlarını kazanabilecek bir kişisel girişkenlikle yetiştiriliyorlar. Türkiye'de ise, eskiden beri herkes sırtını devlete dayama eğilimindedir. Yeni okul sisteminin mezunları da hep devlet memuru olmayı amaçlıyorlar. Hükümetlere muhtaç olmadan tarım, ticaret ve sanayi alanında başarılı olabilecek bireyler yetiştirilmelidir. Memura dayalı eğitim sistemi, kuvvetli şahsiyetler yetiştirecek şekilde değiştirilmelidir.

Sabahattin Bey, "terbiye-i milliye mihveri, görenekten teşebbüse çevrilmeli" diyordu. Toplumu kurtarmak, toplumun sosyal yeteneğidir; bu da ancak "teşebbüs-ü şahsî" ile meydana gelebilir. Okulların amacı, İngiliz ve Amerikan okullarında olduğu gibi, "hayat mücadelesinde başarılı", her hususta kendine yeterli, bağımsız kişiler yetiştirmek olmalıdır. Toplumun kurtuluşu özel girişkenliğin gelişmesi, özel hayatın düzenlenmesi ve desteklenmesi ile olur; bu da ferdiyetçi eğitimin yetiştirdiği üretici kişilerle sağlanır. Memur aydınların çoğalması Türk toplumunu kurtaramaz. Kültür, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlardaki gelişme de ancak üretici, girişken kişiler yetiştirdikten sonra olacaktır.

İnsan ömrünün en kuvvetli zamanı okullarda harcanmaktadır; oysa burada kişiliği ezen bir görenek, kışla hayatı ve baskı vardır. Okullar, her zillete katlanacak aciz memurlar çıkarmadan başka işe yaramıyor; hâlbuki korkusuz, girişken, geleceğe yönelik insanlar yetiştirilmelidir. Eğitim ve öğretim kişiliğin gelişmesini sağlayacak, bunu verimli kılacak bir araç olmalıdır.

Okulların kuruluş ve yönetimleri de mahallî hükümetlere bırakılmalıdır. Devletçi bir eğitim, Sabahattin Bey’in hedeflediği gençleri yetiştiremez. Sabahattin Bey, her türlü merkeziliğe karşıdır. Ona göre "merkeziyet, istibdadın kalıbıdır". İdare merkezi olduktan sonra, adı ne olursa olsun, sadece "istibdadın kemmiyeti" değişir. Bizdeki idarenin hep merkezî olması halkın geri plana itilmesine neden olmuştur. Osmanlı toplumunun kurtulması için hürriyet ve adalet temeline dayalı, güçlü ve bilimsel bir eğitim, bir "aydınlar zümresi" yetiştirecekti.

Osmanlı yönetim biçimi bütün ülkeyi merkez için çalışır hale koyuyor; oysa merkezdeki yönetim vilâyetleri güçlendirmek için çalışmalıdır. Toplumun kurtuluşu "kuvayı umumiyenin tahakkümüyle değil, teşebbüs-ü şahsinin gelişmesi" sayesinde olacaktır.

Sabahattin Bey, Türk düşünce hayatında ferdiyetçiliğin temsilcisi olmuştur. Ona göre, Batının gerçek üstünlüğünü sağlayan, aslında onun bireyci yapısı idi. Oradaki bütün fikri, siyasî ve ekonomik üstünlüklerin temelinde bu vardı. Bizim de Batılılaşmamız, kendi kendimizi yönetebilmemiz, gerçek hürriyete kavuşmamız için, ferdî girişkenlik ve ferdî haklar temeli üzerine bir toplum yapısı kurmamız gerekiyordu (Ergun, 1986).

İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu: Ziya Gökalp’ın öğrencisi olan Baltacıoğlu da eğitim sistemimizi eleştirmiştir. Özellikle eğitim sistemimizin milli olmayışından, biçimsel yenileşme hareketlerinden ve okul programlarındaki batı taklitçiliğinden yakınmıştır. Ayrıca, yaratıcı, “yeni adam” yetiştiren, üretici bir eğitim sisteminden yanadır.Baltacıoğlu, örgün eğitimde birçok yenilikler uygulamıştır. Örneğin, öğrencilerini çevre inceleme gezilerine çıkarmış, okul tiyatrosu kurmuş ve çocuk oyunları yazmıştır. Açık hava okulu, doğayı tanıtmak ve öğrencileri açık havada tarih, turizm, çevre, demokrasi ve özgür düşünce yönünden geliştirmek, onun uyguladığı yenilikler arasındaydı. Ayrıca, Türkiye’de ilk karma öğretimi başlatmıştır. Yine, sanat ve el işi yoluyla eğitimin sadece ilköğretimde değil, ortaöğretimde de geliştirilmesine çalışmıştır. Böylece öğrencilere, sanat eğitimi vermenin gerekliliğini savunmuştur.

 

800
0
0
Yorum Yaz